Günümüzü anlattı


Gülseren E. YENİÇAY

Gülseren E. YENİÇAY

19 Haziran 2017, 09:04

Haftaya, özelilikle Bayram Haftasına güzel sözlerle başlamak istiyordum...
Örneğin; CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun 'Adalet' yürüyüşünden, ya da 'Ne oluyor?' diye sorgulamamız gereken, Manisa'daki askerlerimizin yine zehirlenmelerinden söz etmeyeceğim...
Geçenlerde, iki yıl önce, 'gazetecilik'te 50'nci yılını doldurduğu için Ankara'da düzenlenen bir törenle 'ustalık' belgesini alan İzmirli Yaşar  Eyice ile Okan Yüksel'den söz etmiştim.
'Aslında aramızda Ertuğrul Kale'nin de olması gerekiyordu, ama ye belgelerinde bir eksiklik vardı, ya da Amerika, ya da İngiltere'de yani yurt dışında bulunduğu için yoktu...' demişlerdi...
Daha önce ise yine İzmirli Ünal Tümin almıştı, 'ustalık' belgesini...
Bundan sonra 50 yılını bu meslekte, açık alınla kutlayacak çıkar mı bilmiyorum...
Ama bildiğim, üç beş yıl yaptıktan sonra mesleği bırakan, ya da çok uzun aradan sonra dönenlerle, nüfus kağıdı eski olanlara da, 'Duayen' gibi sahte sıfatlarla yine bazıları tarafından ödül verilmesi...
Onlar da utanmadan kabul ediyorlar.
Hatta yaşamı boyunca bırakın birkaç sayfa, adlarını yazmasını bilmeyenlere bile bazıları tarafından büyük törenlerle ödül veriliyor ya, insan çıldırıyor...
Bunları neden yazdım?


Bodrum'u keşfedenlerden biriydim...


Benim büyüğüm ve saygı duyduğum Gazeteci Can Pulak ağabeyimiz var...
Son zamanlarda Bodrum'a yerleşti...
Abartısız; 50 yıl değil ama 40 yıl kadar önce, ben 'Bodrum'u ele alıp yazıyordum...
Bodrum'u o güne kadar bir iki kişi biliyordu...
Örneğin Demokrat İzmir'de yazıları çıkan 'Halikarnas Balıkçısı'  olarak tanıdığımız Cevat Şakir Kabaağaçlı...
Onun özelliklerini 'manevi oğlu', ağabeyimiz Prof. Dr. Şadan Gökova'dan öğreniyoruz...
Bir de Azra Erhat...
Onun kitabından, sanıyorum 1968 yılında okumuştum...
Bodrum'un yolu bile yoktu, gitmeye başladığımda...
Eski Başbakan ve Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın bir numaralı danışmanı Can Pulak ise Günaydın'da sürekli Marmaris'ten söz ediyordu...
Ama ben 1-0 galip geldim ki, Can Ağabey de, yıllar sonra, yani zamanımızda Bodrum'a yerleşti...
Ben ise 'Paşa' lakabını taktığımız, aile dostumuz  Zeki Müren'i kaç yıl önce kaybettikten sonra Bodrum'a gitmedim...
Çok iyi anımsıyorum:
1970'li yıllardaki Turizm Müdürü Emine Çam, 'Bodrum'u bu kadar yazmayın, yapılacak yol Bodrum'u ve güzelliğini bitirir!' demişti...
Sanıyorum yazılarımız Süleyman Demirel ve sonra Turgut Özal tarafından ilgi ile takip edildi, belki de Can Pulak ağabeyin da payı ile Bodrum yolu yapıldı...
Sonuç ortada...
Şimdilik daha fazla yazmak istemiyorum...
Sadece Can Pulak'ın, bize de göndermek nezaketini gösterdiği son yazısını sizinle paylaşmak istiyorum...
O da, şimdi Ankara'da gazetecilikte 50 yılı aştığı için ödülünü, 'ustalık' belgesini biraz gecikmeli de olsa almış...


Eskiler bir değerdi


Şimdi Can Pulak'ın ' BASIN DA SİYASALLAŞTI' yazısını birlikte okuyalım...
'Gazetecilikte 56 yılı doldurmuşum. Çok şükür kazasız belasız yarım asırı aşmışım. Geçenlerde Siyasal Bilgiler Fakültesinde düzenlenen bir törenle meslekte 50 yıldan fazla çalışanlara belge verdiler. Sevgili kardeşim Yavuz Donat'la birlikte gittik ve İletişim Fakültesinin başarılı öğrencilerinin elinden aldık. Güzel bir düşünceyle çıraklardan ustalara verildi ödüller. Dilerim verenler de 50 yılı aşarlar ve kendilerinden sonra geleceklerin önünü açarak,bu anlamlı bayrak yarışını sürdürürler


İşin özeti...


İlginç, yorucu ve fedakârlık isteyen bir meslektir gazetecilik. Aç kalacaksın ama kalemini asla satmayacaksın. Doğruluk, dürüstlük ve ahlak çizgisinden asla sapmayacak,ülke çıkarlarını her şeyin üstünde tutacak,demokrasiye,cumhuriyete anayasaya ve yasalara sadık davranacaksın. Bunun ötesinde elbette, Türkiye'nin sınırlarını kucaklayan keskin bir milliyetçilikten asla vazgeçmeyeceksin. Böyle gördük, böyle öğrendik ve böyle de yaptık mesleğimizi.


Türkiye sevdalısı idik...


Bu 56 yılda neler gördük neler yaşadık?
İhtilaller, harpler, çatışmalar, depremler, yangınlar...
Hele terör olaylarında açık hedef haline de geldik. Türkiye sevdalısı olmanın bir bedeli vardı geçmişte. Onu ödemeyene pek rastlanmaz, rastlansa da (tatlısu gazetecisi) olarak bakılırdı onlara. Geçmişte sağ-sol kavgaları olurdu ülkede, Atatürk'e ve rejime toz kondurmazdı kimse. Hele Cumhuriyete dil uzatmak, onun kurumlarını hırpalamak kimin haddine?
Akla bile gelmezdi, hayal bile edilemezdi bunlar...
Nerelerden nereye geldik.
İnanılacak gibi değil ama geldik işte. Bu gelişin son yıllarında, maalesef benim mesleğimin de etkisi oldu. Yargı siyasallaştı, eğitim siyasallaştı, din siyasallaştı, bürokrasi siyasallaştı da, basın siyasallaşmadı mı?
Herkes siyasete bulaştı da, basın teğet mi geçti?
Kim ne derse desin, basın da siyaset havuzuna balıklama dalarak, mesleğin ana işlevlerini unuttu. Bugünün basını, daha doğrusu medyası, Türkiye'nin çıkarlarından çok kendi çıkarlarını gözeten bir politika izliyor. İstisnalar kaideyi bozmaz ama gerçek bu maalesef. Hapisteki gazetecilerin, gerçek gazetecilik yaptıkları için hürriyetlerini kaybettiklerine inanırım ama özgür gazetecilerin de patlıcanın faziletlerini yazarak günü geçirmeye çalıştıklarını da görmezden gelemem.
Diyeceksiniz ki, günümüzde yönetimin aleyhine değil yazmak, düşünmek bile suç. Böyle bir ortamda kim doğruları söyleyebilir ki?
Söyleyeni hemen içeri atıyorlar...
Doğru ama, gazeteciliğin de bir kuralı var. Korkak adam gazeteci olamaz. Görevin gereğini yapacaksın, yanlışın üzerine gideceksin, halkın ve ülkenin çıkarlarını gözeteceksin. Mesleğin kaymağını yemek iyi de, zorluğunu çekmek mi korkutuyor meslektaşlarımı?
Bunları düşünmeden yapamıyorum.
Neyse, ben yine de basının siyasallaşması meselesine döneyim. Benim mesleğim siyasete öylesine bulaştı ki, ülkenin ve halkın sorunlarını unuttu adeta. Medyanın büyük bir kısmı iktidarın, küçük bir bölümü de muhalefetin peşine düşünce, ortalık iki-üç idealist gazete ile bir avuç cesur meslektaşıma kaldı. Peki milletin sorunlar yumağına kim eğilecek?
Kim bakacak mutfaklardaki yangına, kim araştıracak serbest piyasa rezaletini, dar gelirlinin sıkıntısını kim dile getirecek?
Turizm can çekişiyor, tarım yerlerde debeleniyor, ihracat giderek geriliyor, işsizlik alabildiğine artıyor, eğitim faciaya dönüştü.
Üniversiteler diplomalı işsiz yetiştirmek için yarışıyorlar. Kanser ülkede patladı. Sağlıklı gıda üretimi tarihe karıştı. Sofrada yediklerimizi bir tahlile göndersek var ya, çoğumuz aç kalırız.


Çok dikkatli olunmalı


Devletin iyi yetişmiş, nitelikli ve donanımlı personeli yok artık. Sadece bilgileri değil, fizikleri de değişti çoğunun. Geçmişin deneyimli diplomatları, komutanları, polis şefleri, maliyecileri, bürokratları, takılan çeşitli kulplarla görevlerinden alındılar, işlerinden atıldılar. Kolay mı yetişti bu insanlar?
Devlet bunları yetiştirebilmek için büyük paralar harcadı. Çoğunu yurtdışına gönderdi. Boşuna mı yapıldı bu masraflar?
Kim soracak bunları, benim mesleğim sorgulamayacak da, kim sorgulayacak yapılan usulsüzlükleri, yanlışları?

Bizim görevimizdi...

Türkiye doğru silah alıyor mu, savunmaya doğru yatırım yapıyor mu? Bütçemizi yerinde kullanıyor muyuz, yoksa paramızı savuruyor muyuz?
Yasalara uygun mu yapıyoruz harcamalarımızı?
Devletin bu kadar büyük bir personele ihtiyacı var mı?
Dünya otomasyona gider ve personel sayısını azaltırken, biz aklımıza estiği gibi şişiriyoruz kadrolarımızı. Bunun millete maliyeti nedir?
Üniversitelerimiz Türkiye'nin ihtiyacı olmayan mesleklere adam yetiştiriyorlar. Bunca avukata, eczacıya, kimyagere, tarla yüzü görmemiş ziraatçiye ihtiyacı var mı ülkenin?
Çoğu işsiz güçsüz dolaşıyorlar. Eskiden bir Devlet Planlama Teşkilatımız vardı. Türkiye'nin ihtiyaçları burada planlanır, ondan sonra geçirilirdi hayata. Bugün öyle değil, herkes aklına eseni kolayca yapıyor. Ne arayan var nede soran. Bütün bunları gazetecilik mesleği gündeme getirmeyecekse, ülkenin ve milletin menfaatlerine seyirci kalacaksa, ne gerek var bunca gazete,televizyon ve dergiye?

Korkunun ecele faydası yok!

Muhalefet milletvekili görevini layığı şekilde yapamıyor olabilir. Milletin muhalefet görevi verdiği vekilleri, tatlı maaşın ve imkânların esiri olarak işlerini ihmal edebilirler. Ama gazetecinin böyle bir şansı yoktur ve olmamalıdır da. Namuslu ve görevini yasalara saygılı şekilde yapan gazetecinin başı belaya girecekse girer. Her görevin bir bedeli vardır ve bu bedel yeri geldiğinde mutlaka ödenmelidir. Korkunun ecele faydası yoktur. Bir işi yapacaksak doğru ve iyi yapmalıyız. Bunu hiçbir meslektaşım aklından çıkarmamalıdır. İyiyi de kötüyü de görüp, vicdanına danışarak korkusuzca yazmalıdır.

Türkiye özlüyor...

Eskiden araştırmalar, istatistikler, anketler, röportajlar yapılır ve yönetimlerin yanlış-doğru yaptıkları halka ayna gibi yansıtılırdı. Şimdi pek göremiyoruz bu gibi çalışmaları. Günümüz gazetecileri bir silkinip kendilerine gelmeliler.
Politikacıların peşinde koşmak yerine, kaleme kağıda ve makinaya sarılıp, milletin ve devletin temel meselelerinin peşine düşmeliler.Türkiye böyle bir gazeteciliği arıyor ve özlüyor.  Sonuç olarak, benim gibi çok kişinin, özellikle gerçek gazetecilerin akıllarından geçeni kaleme almış Can Pulak ağabey...


KURDELA
 
Amerikan Koleji'nde mezuniyet coşkusu

 
139 yıllık tarihi boyunca birçok değerli mezun yetiştirmiş olan Özel İzmir Amerikan Koleji'nin 2016-2017 mezunları yuvadan uçuyor. '153 öğrencimizi daha yüksek öğrenimlerine devam etmek üzere uğurluyoruz...' diyen, İletişim ve Tanıtım Koordinatörü Aydan Tezcoşkun Yakın,  Mezuniyet Töreni'nin bu akşam 20.30'da Özel İzmir Amerikan Koleji Amfitiyatro'da, Mezuniyet Balosu'nun ise 22 Haziran 2017 Perşembe günü yine aynı saatte  Çeşme Altınyunus Oteli'nde yapılacağını duyurdu.
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.