Seçmenin % 20'si kararsız

Ege Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Tanju Tosun

Ege Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Tanju Tosun



08 Şubat 2019, 09:18

Şefika Bal- Ege Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Tanju Tosun 31 Mart Yerel Seçimleri için parti değiştiren başkanların şansının olmadığını, eski partilerine oy kaybettirerek 3. bir partiye kazanma imkanı yarattıklarını söyledi. Tosun, seçmenin yüzde 20'sinin kararsızlardan oluştuğunu ve bu kitlenin sonuçlarda etkili olacağını ifade etti

Önceki yıllarda seçim anketlerinde birinci sırada halkın güvenlik ve terör eylemlerinin son bulması gibi talepleri olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Tosun, bu seçimde ilk sıraya ekonomik iyileşme ve işsizliğin son bulması taleplerinin eklendiğini belirtti. Prof. Dr. Tosun, aynı zamanda aday gösterilmeyen mevcut belediye başkanlarının başka partilerden aday olmasının da hem başkanlıkla sonuçlanmayacağını hem de eski partisine oy kaybettirerek üçüncü partilerin kazanmasına yol açabileceğinin altını çizdi.

*Seçim atmosferini nasıl değerlendiriyorsunuz? Yerel seçimler 'beka' tartışması haline geldi. Siz böyle olduğunu düşünüyor musunuz? Yerel seçimler sizce de Türkiye'nin beka sorunu ile ilişkilendirilebilir mi? Ayrıca siyasilerin kullanmış olduğu sert dili nasıl değerlendiriyorsunuz?

Siyasal partilerin amacı ulusalda da yerelde de seçim kazanıp iktidara gelmek. Türkiye'de iktidara giden yolda ilkeler kadar pragmatik önceliklerin yoğun olduğu bir anlayış egemen. Taraflar, seçimi kazanmak için son derece çatışmalı bir takım söylemler tercih ediyor. Ancak bu durum politik kutuplaşmalara yol açıyor. Geçmiş dönemde, özellikle 1980'lerin ortasından 2002'ye kadar siyasi partilerin seçmen tabanları çok kaygandı. Bunun sebebi 12 Eylül rejiminin ardından ilerleyen süreçte seçmenlerin ideolojik vesayetlerle parti tercihi oldukça zayıflamıştı. ANAP (Ana Vatan Partisi) partiyi ideoloji üzerinden değil de hizmet üzerinden yürüterek seçmenleri de bu bağlamda yönlendirmişti. Bu durum seçmen üzerinde oldukça iyi bir etki yaratmıştı. 90'ların ikinci yarısına kadar çok net bir biçimde ideolojik tercihle oy kullanma farklı seçmenler içinde çok belirleyici olmadı. AK Parti'nin iktidara geldiği 3 Kasım 2002 seçimlerinde AK Parti de hizmete dayalı, ANAP benzeri bir strateji izledi. Bu süreçte 'muhafazakar demokrat' kimliği altında toplumun çok farklı kesimlerini ANAP türü bir yöntemle kendi yanına çekmeye çalıştı. Bunu yaparken yanında kendi doğal seçmen tabanının niceliksel durumunu dikkate aldıdığımızda başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Yüzde 10-15'lerde olan tabanı yüzde 36'lara çıkardı. Bunu büyük ölçüde hizmet ve pragmatizm üzerinden gerçekleştirdi. Ama 2002 sonrasında işleyen süreçte AK Parti de, ideolojisini hizmet kadar çalışmalarına yansıtmaya başladı. Çünkü ideoloji, partinin seçmen tabanının kurumsallaşması açısından önemli. İdeoloji öne çıkınca söylemlerde de ideolojik referansların öne çıkması gerekir. Bu söylemler muhafazakarlık, beka, miilliyetçilik olarak karşımıza çıkabilir. Hatta sadece söylem düzeyinde kalmaz, PKK sorunu, FETÖ sorunu gibi beka anlamındaki girişimler olmuştur. Kampanya stratejisi açısından AK Parti, ANAP'ın kurduğu sağlamlaştırdığı seçmen tabanını devam ettirmiştir. Muhafazakar, milliyetçi bir seçmen kitlesi var. MHP'li olanları da dikkate aldığımızda söylem ve kampanya sürecindeki mesajlar, partilerin doğal tabanlarından fire vermemeye çalışmak olarak da değerlendirilebilir.

Cumhur İttifakı bir kesişim kümesi

*31 Mart yerel seçimlerinde 'Cumhur' ve 'Millet' ittifakları mevcut. Bu ittifaklar sizce bir seçim stratejisi mi yoksa gerçekten ittifak içerisindeki parti tabanları birbirine yakın mı?

Partilerin tabanları, ittifaka uygun. Partilerin seçim çalışmaları içinde stratejik hareketler yapması çok doğal ancak bu demek değildir ki ittifaklar sadece seçim kazanmayla sınırlı. Böyle bir şey yok. Çünkü 90'ların yarısından itibaren 28 Şubat'ın antidemokratik uygulamalarına da bir tepki olarak toplumda bir muhafazakar, kültürel kimlik talepleri yükselmeye başladı. Bu, PKK terörü nedeniyle de milliyetçi bir damarın yükseldiğine tanık olduk. Ardından 15 Temmuz Darbe girişimi gerçekleşti. Tüm bunları bir araya koyup baktığımız zaman Türkiye'de muhafazakar ve milliyetçi seçmeni birbirine yakınlaştıran, harmanlayan ideolojik ve sosyolojik bir zemin oluştu. Yerel ve politik olarak bu kampanya sürecinin, bu söylemin halk tabanında bir karşılığı var. Bu sebeple ittifakları sadece seçim özelinde değerlendirmek mümkün değil. AK Parti'nin ve MHP'nin birbirlerine ideolojik anlamda yakınlaşması da adeta Türkiye'deki beka tartışması üzerinden 2 partinin ittifakı bir sosyolojik kesişim kümesi oluşturdu.

CHP seçmeni partiye, AKP seçmeni lidere bakıyor

*AK Parti'nin İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Nihat Zeybekci uzun zamandır sahada seçim çalışmaları yürütüyor. Ancak CHP'nin İzmir adayları AK Parti'ye oranla çok geç açıklandı. Sizce bu durum seçim sonuçlarını nasıl etkileyecek? CHP seçmeninin, CHP'ye kızgın olduğunu düşünüyor musunuz?

İzmir seçmeninin parti bağlılığı, parti aidiyeti ne olursa olsun çok güçlü. İzmir örneğini düşündüğümüz zaman 100 CHP seçmeninin yaklaşık olarak yüzde 85-90'ı arasındaki bir kitle her koşulda CHP'ye oy vereceğim yaklaşımını taşıyor. Bu durum AK Parti'de yüzde 80 civarında. Yani AK Parti ve CHP, İzmir'de diğer partilerle karşılaştırıldığında adayın geç açıklanması, seçim sonucunu tayin edecek bir etken değil. Çünkü İzmir seçmeni CHP'de her zaman partiye, AK Parti'de ise her zaman lidere bakıyor. Adayların kimlikleri, profilleri, parti ve lider bağlılığından sonra geliyor. Geç açıklanması bu sebeplerle bir değişikliğe yol açmaz diye düşünüyorum. Ancak şunu da unutmamak gerekir; İzmir seçmeni son derece bilinçli. Adaylara ve adayların projelerine bakacak, adayların nasıl bir kent hayali içinde olduklarını inceleyecek. Parti aidiyeti ve lider bağlılığıyla da hepsini harmanlayıp oy verecektir.  

*CHP İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Tunç Soyer olarak açıklandığından bu yana babası Nurettin Soyer ile ilgili yoğun eleştirilere maruz kalıyor. Sizce siyasileri aile fertleri ile ilişkilendirerek eleştirmek ne kadar doğru?

Bu konuyla ilgili doğru yanlış tartışması da çok doğru değil. Türkiye, demokrasisini geliştirmek istiyorsa önüne bakmalı. Geçmişi referans alarak geleceğe yönelik bir takım projeksiyonlarda bulunmak potansiyel olarak kutuplaştırıcı sonuçlara yol açabiliyor. Bu sebepleri göz önünde bulundurmalıyız. Bunun bir yerel seçim olduğunu düşünelim, buranın da İzmir olduğunu düşünelim. Bu kentin sonuca etki edici bir faktör olduğunu düşünmüyorum. Bu konuyla ilgili Tunç Soyer'in de açıklamaları mevcut. 12 Eylül'ün kendine özgü antidemokratik koşulları içerisinde bir devlet görevlisi kendisinin önüne koyulan davaları o dönemin oluğanüstü hukuk rejimi içiresende değerlendirmesi durumu söz konusu. Kararlarının doğru ya da yanlış olduğuna hukuk açısından baktığımız zaman 12 Eylül'ün antidemokratik hukuku olduğunu zaten biliyoruz. Onunla ilgili bir sorun yok ancak bence siyasi partiler üzerindeki tartışmaları böyle durumlar üzerinden yürütmemek gerekiyor. İzmirli seçmen için bunun belirleyici bir etkisi olmayacağı kanısındayım. Burada İzmirli'nin esas alacağı şey adayın nasıl bir kent hayal ettiği, bu kenti hangi projelerle dünya ile entegre edeceği, refahı, sosyal adaleti nasıl arttıracağını tartışmak gerekiyor.

İZBAN'ın faturası seçimde kesilmez

Geçtiğimiz günlerde İzmir'de bir karışıklık hakimdi. Önce İZBAN grevi gerçekleşti, ardından İzmir Büşükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu aday olmayacağını söyledi, sonra metro ve tramvayın greve girmesi söz konusu oldu. Aynı zamanda İZENERJİ'de toplu iş sözleşmesinde bir anlaşmazlık yaşadı. Tüm bu süreçleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok net bir biçimde İzmir'de bu tür sendikal taleplere karşı İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin uzmaşma masasına oturduğu ve çözüm bulduğu örneklerimiz var. Ancak bu uzlaşma konusu son 2 yıldır gerçekleşmiyor. Gözle görülür biçimde iyi yönetilemeyen bir süreç söz konusu. Ancak o söylentiler gibi İzmir'e dışarıdan bir müdahale oldu da CHP Belediyesi burada kötülenmek istendi, CHP'nin seçim başarısızlığı talebi vardı veya İzmir AK Parti'ye kazandırılmak istendi gibi anlayışlara karşı çıkıyorum. Böye bir akıl yok. Ben bir bilim insanıyım, elimde somut bulgular olmadan değerlendirme yapamam. Ama sendikanın talebiyle Büşükşehir'in ön gördüğü ücret artışı konusunda rahat yönetilebilecek olan süreç yönetilemedi. Bunun seçimde bir faturasının olacağını da düşünmüyorum. Seçmenler, bu tür tekil ve lokal bölgelerde gelişen durumlar karşısında anlık tepkiler gösterir. Seçim, İZBAN grevinin gerçekleştiği dönemde yapılmış olsaydı CHP oylarında 4-5 puanlık bir azalma görülebilirdi. Artık bu durum yok.

Kutuplaşmadan uzak durulmalı

Sakin bir seçim geçirmemiz için gerekli olan şeyler sizce nelerdir?

Yerel makamlara, meclislere aday olan aktörlerin siyasal kutuplaşmayı derinleştirecek şeylere yönelmemesi gerektiğini düşünüyorum. Kampanya süreçlerinde bu tür stratejiler izlenmemeli. Türkiye, son yıllarda siyasal kutuplaşmadan yeteri kadar yorulduğu gibi İzmirli de aynı ölçüde yoruldu. Adaylar tahlil ettikleri kenti halka anlatmalı, projelerini paylaşmalı. Sakin bir ortamda seçmen özgür bir ortamda tercihini yapacaktır.

Ekonomi birinci madde

*Ekonomik problemlerin olduğu bir dönemde sizce halk seçimleri düşünüyor mu? Geçim derdi arasında seçimin halkın gözündeki önemi sizce nedir?

Son dönemde yapılan ulusal çaplı kamuoyu araştırmalarını izlediğimizde, 7 Haziran, 1 Kasım, Cumhurbaşkanlığı, anayasa değişikliklerinde seçmenin öncelikli sorunlarında güvenlik meselesinin var olduğunu görüyoruz. O zamanlar öncelik sıralarında hep bir ve ikinci sırayı terör ve güvenlik alıyordu. Ancak bugün geldiğimiz noktada terör ve güvenlik meseleleri seçmenin gündelik hayatında üçüncü, dördüncü sıraya gerilemiş meseleler oldu. İlk sıraya ise hayat pahalılığı ve işsizlik var. Dolayısıyla burada partilerin seçmenlerinin parti tercihinde o partinin ideolojik kimliği, dünyayı siyaseten ve kültürel olarak nasıl değerlendirdiği yine etkili olacak. Ancak burada azımsanmayacak büyüklükte yüzde 20 civarında seçmen ya geçmişe yönelik ekonomik koşullarını dikkate alarak ya da geleceğe yönelik ekonomik beklentilerini dikkate alarak oy kullanacak. Yani Türkiye'de ideolojik temelli bir oy verme davranışı kadar olmasa da azımsanmayacak derecede oy kullanırken ekonomik durumu değerlendirecek bir kitle var. Yani bireyler, ekonomide 'AK Partili yıllarda kendi ekonomik koşullarım nasıldı' diye bakıyor, bir de dönüp 'Bugünkü halinden gelecekte nasıl bir ekonomik durum içinde olacağına' bakıyor.

Türkiye'de her 5 seçmenden 1 tanesinin oy kullanmasında bu değerlendirmenin olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla seçimin genel ya da yerel nitelikli olması özellikle ekonomik tercihlere oy vermede ilk sırada yer alan seçmen için seçimin niteliği ve adaylar belli değil. Nitekim yapılan ulusal çaplı kamuoyu araştırmalarında Türkiye'deki yerel ve genel seçim karşılaştırıldığında ilk kez bu ölçüde kararsız olan bir seçmen kitlesi ile karşı karşıya kalıyoruz. İlk defa böylesi kararsız bir seçmen ilk olarak AK Parti'ye geçmişte oy vermiş bir kitle. Ancak bu kitle şimdiye kadar alıştığı yere mi oy verecek, yoksa eli başka partiye gidecek mi bunu bilemiyoruz. Bu kolay bir şey de değil çünkü AK Parti'ye oy vermede lider faktörü de çok önemli. Seçmenin Recep Tayyip Erdoğan ile kurmuş olduğu özdeşlik ilişkisi AK Parti ile kurduğu aidiyet ilişkisinden çok farklı düzeyde. Yani AK Parti'nin ekonomiyi yönetemediğini düşünüyor olabilir ama ondan öncesi, seçmenin Erdoğan ile arasındaki bağ ve özdeşlik ilişkisi. Dolayısıyla bu kitlenin kararsız olması demek gidip başkalarına oy vereceği anlamına da gelmiyor. Burada muhalefetteki partilerin AK Parti'den çekilmeye başlayan fakat kararsız olan kitleyi kendisine çekip çekemeyeceği ile ilgili bir durum. Bu süreç içerisinde muhalefetin yürüteceği kampanya, inandırıcılık ve sahicilik çok önemli. İnandırıcılık ve sahicilik konusunda muhalefet eğer aradaki duvarı aşabilirse bu kararsız seçmen içerisinden bir grup kitleyi kendine çekebilir.

Aday olmayanların etkisi

*CHP'nin İzmir ilçelerindeki adayları arasında bilinmedik isimler var. Bu isimleri halk tanımıyor, projelerini bilmiyor. CHP tarafından kale olarak tabir edilen yerlerde bile tecrübesiz isimler var. Sizce seçmen bunu nasıl değerlendirecek?

Buralarda aday gösterilen kişilerin değil de aday gösterilmeyen kişilerin nasıl bir yol izleyeceği önemli. Yani şunu net olarak söyleyebilirim; bir ilçede aday gösterilmediği için partisini değiştirip farklı partiden aday olan kişi İzmir'de eski adayın girdiği partinin seçim kazanması gibi bir durum söz konusu olmayacak. Bu durum Gaziemir'de de Menemen'de de olmaz. Peki buralarda ne olabilir? Aday gösterilmeyen bazı belediye başkanlarının görev yaptığı süre içerisende kurmuş olduğu politik ve sosyal network ağı nedeniyle kendisine bağlı olan bir seçmen kitlesi olabilir. Bunu çeşitli ilçelerde görebiliriz. Ama varsayalım ki seçmen başka partiden aday olan eski başkana oy versin. Orada eski başkanın partisi seçim kazanamaz. Sayısal güç anlamında yeterli çoğunluğu sağlayamaz. Kendisi seçimi kazanamayacağı gibi aynı zamanda eski partisine seçim de kaybettirebilir. Burada üçüncü bir partinin seçim kazanması durumu ggerçekleşebilir. Geçtiğimiz seçimlerde Aliağa'da, Menderes'te bu durum yaşanmıştır. Bir de unutulmaması gereken başka bir nokta var. Çok star bir aday eski başkanlar içerisinde yok. Adayın star olup olmaması da İzmirli için önemli değil. İzmirli adayla partiyi birlikte harmanlayarak dikkate alıyor.

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.