İSTANBUL (AA) - ÜMİT AKSOY - Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi Sanat, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Yusuf Civelek, mimarlığın popüler kültürün talepleriyle şekillenen derinliksiz bir şey olduğunu belirterek, "Ancak Batı kültürünün kendisinde ve uzantılarında mimarın geleneksel sanatçı kişiliğini sürdürmesi hala bir nebze mümkün. Yine de Türkiye’de bu ilişkiyi ancak tarihsel bir perspektifle geçmişe bakarak açıklamak daha mümkün görünüyor." dedi.

Türk mimarlığının serüvenini, mimarlığın pratik yansımalarını ve mimari sorunlara ilişkin çözüm önerilerini AA muhabirine anlatan Civelek, Anadolu'nun kadim barınma geleneklerine dair kodların yitirildiğini ve bunun sonucunda mimari olarak belli bir gerileme olduğunu aktardı.

Civelek, kullanıldığı bağlama göre farklı anlamlar taşıyan Türk mimarlığı kavramının, Türkiye sınırları içinde meydana getirilmiş veya getirilmekte olan mimari ürünleri tanımlamaya daha uygun olduğunu söyledi.

Türk mimarlığının önceki devirlerin, özellikle de Osmanlı mimarlığının devamı niteliğinde bir mimarlık olma iddiasıyla ortaya çıktığını aktaran Civelek, şu bilgileri verdi:

"Osmanlı mimarlığı son iki yüzyılında çözülme ve yok olma sürecini yaşamış, son anda Türk mimarlığı olarak yeniden doğmuştur. Sonraları milli-ulusal mimari olarak adlandırılacak olan bu neo-Osmanlı klasizmi, isimlendirme anlamında bugün dahi süren tarihsel bir bulanıklık yaratmışsa bile, bütün dünyanın da benimsediği bir sürekliliği vurgulaması açısından önemlidir. Ancak şunu da vurgulamak gerekir ki uzunca bir zamandır bir ülkedeki çağdaş mimarlık uygulamaları, orada yaşayan milletin değil, daha çok ülkenin ismiyle anılır olmuştur, İngiliz mimarlığı yerine, İngiltere'deki mimarlık gibi. Bunun nedeni, iletişim ve dolaşım imkanlarının muazzam artışı neticesinde yerelliğin, milli bir tarz meydana getirebilecek kuvvetlerden mahrum kalmış olmasıdır. Aynı şartlar Türkiye için de tabii olarak geçerlidir. O nedenle bugün Türk mimarlığı en azından müspet manada genel geçer bir milli tarzı ve üslubu tanımlamaz."

Yusuf Civelek, Türkiye’deki modern mimarlığın yaşadığı ilk kırılmayı, 1927'de Türkiye'ye davet edilen Ernst Egli'nin, milli mimari tarzın asri olmadığına dair hükümete verdiği raporla gerçekleştiğini vurgulayarak, "Bu andan itibaren Türk mimarisi tarzı terk edilmiş ve modern mimariye geçilmiştir. Bu değişimi sağlayan devletin, mimari tarzın belirleyicisi olma gücünün azaldığının bir ifadesi olan ikinci kırılma ise Atilla Yücel'e göre, 1960'larda belirginleşen çoğulculuk dönemidir. Büyük ofis binalarından fabrikalara ve Anadolu'nun her tarafına yayılmış olan apartmanlara kadar mimarlığın başlıca aktörleri artık özel müteşebbislerdir ve bunlar mimarinin ideolojik içeriğiyle ilgilenmezler. Liberal bir kavram olan çoğulculuk, mimari yapı tarzlarının müşterinin her türlü şahsi talepleriyle belirlenmesinin tabii bir neticesidir. Günümüzde de devam eden ve yerel şartların, şartlanmaların ve mevzuatların dışında bir yerelliğin kalmadığı küresel mimarlık ortamı, Türkiye'de de yerleşmeye başlamıştır denebilir." diye konuştu.

- "Bugün mimarlık, popüler kültürün talepleriyle şekillenen derinliksiz bir şey"

Türkiye’deki mimarların, mimarlıkla kurduğu katmanlı ilişkilerin izlerini, üretilen çağdaş mimari yapılarda bulmanın oldukça güç olduğunu sözlerine ekleyerek şunları kaydetti:

Ruanda Ulusal Kurtuluşu ve Tutsilere yönelik soykırımın durdurulmasının 30. yıl dönümü kutlandı Ruanda Ulusal Kurtuluşu ve Tutsilere yönelik soykırımın durdurulmasının 30. yıl dönümü kutlandı

"Mimarlık bugün, popüler kültürün talepleriyle şekillenen derinliksiz bir şey ve ancak Batı kültürünün kendisinde ve uzantılarında mimarın geleneksel sanatçı kişiliğini sürdürmesi hala bir nebze mümkün. Yine de Türkiye'de bu ilişkiyi ancak tarihsel bir perspektifle geçmişe bakarak açıklamak daha mümkün görünüyor. Bunu en iyi yapanın Turgut Cansever olması bir tesadüf değil çünkü Cansever, gerçekten de kendi mimarlığını yapıyordu ya da yapamıyordu. Cansever'in Osmanlı-İslam medeniyetinin mimari ve şehirlerinde okuduğu katmanlar, onun mimarisine ve belki daha çok söylemine yansımıştı."

Doç. Dr. Civelek, barınma kültürüne odaklanmanın önemine işaret ederek, "Bence Cansever düşüncesinin de odak noktası budur. Çünkü Anadolu'nun kadim barınma geleneklerini tamamen yitirmiş ve kendi yarattığımız tuzak-şehirlere mahkum olmuş bulunuyoruz. Ama dediğim gibi, mimarlığın aktörleri artık mimarlar olmadığı gibi, mimarlığı ve şehri doğru şekillendirebilecek bir üst irade de mevcut değil." ifadelerini kullandı.

Mimari eser ifadesinin, Süleymaniye, Ayasofya gibi abidevi yapıları akla getirdiğini vurgulayan Civelek, bir ev için mimari tabirinin geçmişte kullanılmadığını vurguladı.

Civelek, bugün her yapı türünün mimarlık mesleğinin uygulama sahasına girdiğinin altını çizerek, şöyle devam etti:

"Artık mimarların yaptığı her şeye mimari eser deme ihtimali ortaya çıkmış bulunuyor. Bu durumda ayrım yapabilmek için Frenkçede, ilk harfi büyük yazılan Mimarlık gibi bir ifade var. Bu tür gerçek Mimari eserler, eskiden muayyen bir topluluğun tabi olduğu yönetim ve inancın ürünleri olduğundan tabii olarak ilanihaye ayakta durmaları istenirdi. Kimse bugünkü gibi kültür varlığımızdır diyerek köy evlerini, hatta büyük konakları bile harap olduktan sonra koruyup yaşatmaya gayret etmezdi. Lakin günümüzde işler epey değişti. Mimarlık ve mimarlık arasında hala bir fark olsa da bu fark, ne yapıların kimi veya neyi temsil ettiğinden, ne de büyüklüğünden kaynaklanıyor."

Tadao Ando'nun Azuma Evi'ne de değinen Civelek, "Tadao Ando'nun tanınmasına katkı yapan ödüllü Azuma Evi, brüt betondan, 80 metrekarelik kutu gibi yapı olup, mekan ve biçim açısından epey sıradandır. Halbuki 2. Dünya Savaşı'ndan sonra brüt betonla yapılmış birçok abidevi kamu yapısı yıkıldı ki hiçbiri şu Azuma Evi kadar iyi bilinmiyordu. Zen Budizm'iyle yoğrulmuş Japon kültürünü modern bir ifadeyle sunduğu düşünülen Azuma Evi gibi, Cansever'in 'Demir Evleri' de çağdaş popülist mimariye göre çok sıradan olmalarına rağmen daha uzun süre ayakta kalacaklar çünkü arkalarında bir düşünce, inanç ve bir söylem var. Diğer taraftan sadece günlük ihtiyaçların rehberliğinde inşa edilmiş nice saray yavrusu villa, devasa otel ve hatta camiler bile yıkılıp gidecek. Kısacası dini ve monarşik mimarinin kozmolojik sembolizminin yerini tutan bir söylem, günümüzde bir yapının arkasında bulunduğu ve bu söylem ilgili toplumu tatmin edebildiği sürece, o yapı küçük ve sıradan olsa dahi ayakta kalmaya devam edecektir diye düşünüyorum." değerlendirmesinde bulundu.

- "Depremin olası etkilerini mühendis gibi değerlendirmek mimarlığı daha başından yok eder"

Depremle mimarlık ilişkisinin sağlıklı şekilde kurulmasındaki temel noktanın, kültürel ve ahlaki alanda meydana gelecek gelişmelere bağlı olduğuna dikkati çeken Civelek, şunları kaydetti:

"Roma İmparatoru Trayanus'un Roma'daki meşhur zafer sütununu bilirdim ama onun M.S. 115 yılında vuku bulan bir depremde, Antakya'daki villasının penceresinden atlayıp yaralandığını bu son deprem vesilesiyle öğrenmiş oldum. O zamandan bu zamana deprem ve mimarlık ilişkisi bakımından değişen pek bir şey olmadı. Lakin mühendislik ilmi açısından çok şey değişti. Yaklaşık 200 yıl kadar önce mimardan ayrı bir uzmana dönüşmeye başlayan mühendis, mimari yapıyı sadece statik olması gereken bir nesne olarak görür ve başka bir tarafıyla ilgilenmez. Halbuki mühendislik ilmi, insanın mekan ve biçim üzerine tahayyüllerinin yapıyı zorlaması neticesinde ortaya çıkmak durumunda kalmıştır. Yani demem o ki, biz mimarlar da depremi hiç sevmeyiz ama başka türlü sevmeyiz. Çünkü depremin olası etkilerini bir mühendis gibi değerlendirmek mimarlığı daha başından yok eder. Fakat işi tamamen mühendise bırakmak da sonuçları itibarıyla iyi olmuyor. Mimari tasarım şu veya bu şekilde bozuluyor, zarar görüyor. Şu an için hakim yapı tekniği olan betonarme iskeleti iyi yapabilmeyi en geçerli çözüm olarak görüyoruz ama bence yapı dünyası bu kadar ağır ve kırılgan olmayan, mimariye de fazla yüklenmeyen yeni bir yapı tekniğini, malzemesini bekliyor."

Civelek, Türkiye’deki mimari üretimin doğrudan insanların hayatına dokunduğunu ve bu durumun, kamunun kaba taleplerinin neticesi sonucunda ortaya çıktığını söyledi.

Dünya genelinde giderek artan mimariyle sanat arasındaki ilişkinin Türkiye'de çok fazla görülmediğinin altını çizen Civelek, "Sanatlı mimari, Sedad Hakkı Eldem'in Hilton Oteli'ni tasarlayan SOM şirketiyle yazışmalarında kullanmış olduğu ifadeyle 'Bizde nadir bulunan bir kuş'tur. Yukarıda da izah ettiğim gibi, bizde hakim olan mimarlık, daha ziyade yapı sektörü olarak niteleyebileceğimiz sanatsız bir üretim alanıdır. Ancak hemen şunu da belirteyim; Mimarlık okullarında ise ikincisi yani yapı sektörü hiç bulunmayıp, sadece birincisi mevcuttur. Okullar gerçeği kabul etmeye yanaşmayan, bu nedenle de piyasaya çıkmayıp akademideki Fildişi kulelerine çekilen mimarlarla dolu olabilir -ki bunlar da akademik sistemimizdeki son gelişmelerle sadece sözde-bilimsel metinler üretmekle mükellef kişilere dönüşmekte. Kısacası, yakında mimarlık okullarında da fildişi kuleler kalmayacak gibi. Bu sayede okullar piyasa ile teknik ve ekonomik alanlarda buluşma şansını daha fazla yakalayacak ve gerçek kulelerin inşa edilmesinde katkıları olabilecek." dedi.

- "Türkiye'deki mimarlığın temel eksiklerinden birisi paydaşlar arasındaki iletişimsizlik"

Bir mimar olarak, şehirler tasarlamaktan ziyade şehri meydana getirecek dinamikleri düşünmenin ve tasarlamanın daha uygun ve elzem olduğunu vurgulayan Civelek, akademik dünya içinde bunu yapmaya çalıştığına işaret etti.

Yusuf Civelek, Türkiye'de mimarlığın temel eksiklerinden birisinin paydaşlar arasındaki iletişimsizlik olduğunun altını çizerek şunları dile getirdi:

"İnsan en ünlü modernist Le Corbusier'nin 1920 ve 30'lardaki ütopik şehir planlarına bakınca, rahatsız edici derecede rasyonel olan bu tasarımlardaki muazzam romantizme şaşırıp kalıyor. Bu adam nasıl olmuş da bu kadar insanın farklı çıkar ve beklentilerini bu şekilde ancak tek bir adamın tasarlayabileceği bir şehirde birleştirebileceklerine inanmış diyorsunuz. Çünkü yaptığı şey basit bir provokasyon değildi. Sıfırdan kurulacak modern şehirlere gerçekten inanıyordu. Hatta Brezilya'nın başkenti olan Brasilia tek bir adamın elinden çıkmış bu tür bir şehirdir ve bir felakettir. Meşhur mimarımızın Hindistan'da tek elden tasarladığı Çandigar ise en azından çok büyük bir yönetim kampüsüydü."

Şehirleri otomobil ve paranın tutsaklığından kurtararak, tekrar insani hale getirmenin çeşitli yolları olduğunu sözlerine ekleyen Civelek, "Lakin bu yolları paydaşlarla, veya hemşerilerle paylaşabilecek bir iletişim kültürüne sahip değiliz. İletişim derken, telefon veya televizyondan bahsetmiyorum tabii. Bahsetmek istediğim şey, bireysel hırslarımız, önyargılarımız, akılsızlığımız, ukalalıklarımız ve daha birçok başka girift mekanizmalarla örüp daralttığımız ortak bir dünyada buluşma yeteneğidir. Bu yetenek çok kısıtlı olduğu için şehirleşme işini berbat bilimsel genel planlara ve çok basit ama çok kısa değil, yönetmelik maddelerine devretmeyi uygun bulmuşuz. Bu yukarıda bahsettiğim binlerce yıllık barınma kültürümüzün kayıp ilanıdır, başka bir şey değil." diye konuştu.

Civelek, şehirlerin kısmi bütünlükler halinde tasarlanabilmesi gerektiğine vurgu yaparak, "İletişim kültürümüzü, sadece para kazanmak için yapılmış sitelerdeki gibi, insanın tabii hareketlerine daha müsait içleri olan ama dışa kapalı olmayan yapı adalarını oluşturabilecek şekilde geliştirmeliyiz. Yani öncelikle kendimizi inşa etmenin bir yolunu bulmalıyız." diye konuştu.

Kaynak: aa