Bazı olaylar vardır ki insan söyleyecek söz bulamaz. Doluya koyar, boşa koyar, evirir çevirir ama bir sonuca ulaşamaz.

Öyle karmaşık bir durumdur ki; hah işte bu nedenle olmuş dediğin anda bir başka neden kafasını kaldırır, beni de unutma der.
Kafamı bunca karıştıran neydi derseniz; On sekiz yaşındaki bir genç kızın ayakkabı mağazasında istediği ayakkabıyı almayan ya da alamayan annesini önce darp edip ardından merdivenden itmesi haberi.
Biliyorum birçok kişi bu olayı Pandemi ve onun yarattığı strese bağlayacak.                                  
Ama bu kadar basit olabilir mi? 

Aile; toplumun en küçük birimi, çekirdeği.
Her zaman denir ki aile yapısının güçlü olduğu toplum sağlamdır. Toplumun gücü aile yapısı içerisindeki bireylerin birbirlerine karşı gösterdiği saygı sevgi ve hoşgörüden kaynaklanır. Peygamberimizin ”Cennet annelerin ayakları altındadır” sözü ile de aile içerisinde annenin önemi çok daha belirgin bir şekilde vurgulanmıştır.                                                              
Bir anne için zaten kendi evlatlarının sağlığının korunması, eğitimi, temel gereksinimlerinin karşılanması bir görev, zorunluluk gibidir. ( Gönülden, içten, sevgiyle). Bunları karşılayamamak anne için kaygı verici bir durumdur.
Anne kucağına aldığı bebeğine sevmenin ve sevilmenin ilk tohumlarını atan kişidir. ‘Sevgi dolu ortamda yetişen bir çocuk da sevmekten, sevilmekten aldığı güçle neşeli, stresten, hırçınlıktan uzak olacaktır.’
Peki; annesini ayakkabı mağazasında darp edip iten genç kızımızı nereye koyacağız bu söylemden sonra?
Hepimiz de çok iyi biliyoruz ki tek örnek değil bu genç kız.

Bakın basın yayın organlarına, hemen her gün bir annenin kendi evlatları tarafından bir şekilde baskıya uğradığını anlatan haberlerle doludur.
Nedir bunun anlamı?
Aileye bunca değer veren bir toplumda aile içindeki sevgisizlik, hoşgörüsüzlük, hırçınlık tohumlarının sevginin, saygının üzerine çıkmasının nedeni ne olabilir?

Kapitalist toplumun dayatmaları mı, geleneksel aile yapısından kopuş mu?

Aile yapısından kopuş dersek; bu yapının güçlü olmadığı gelişmiş toplumlar örneği çok yakınımızda var.

Aile yapısının güçlü olduğu Müslüman ülkelerde de iktidar,  zenginlik uğruna birbirini boğazlayanları da bol bol duyuyoruz, görüyoruz.
Öyleyse sorun nerede?
Geçmişte her biri üretici olan ailelerin, bugün tüketici konuma gelmeleri mi sorun?

Tüketim arzusu çoğaldıkça ya da tükettikçe toplum içerisinde daha iyi bir yer, konum elde edeceğimize olan inancın beynimize yerleştirilmesinde mi?

Arkası kesilmeyen özel gün, reklam ve indirim kampanyaları, hele hele oturduğumuz yerden ulaştığımız sanal pazarlar.

Tümünün amacı daha fazla tüketime, tükettikçe tatminsizliğe zorlarken; gençlerin tüketime, gösterişe yönelmelerinin dolayısıyla hırçınlaşmalarının önünü nasıl kesebiliriz?

Günümüz toplumunda insanlar bireyselleşmeye zorlandıkça ( Çeşitli kaynaklarca, en önemlisi de sistem) daha acımasız, daha bencil, diğerlerine karşı daha duyarsız oldukları gerçeği de önümüzdeyken.

Öyleyse yapılması gereken ne?
İnsanlarımızı tüketen, hırçın bir birey olmaktan; üreten, ailesine dolayısıyla topluma yararlı bir birey olmaya doğru nasıl değiştirebiliriz?

Bu sorunun yanıtını aramak zorundayız hep birlikte.
Ama o bu demeden, Alevi-Sünni, Türk-Kürt, Zengin-Fakir, A partili- B partili diyerek bazı mihrakların bugünlerde kaşıdığı bu farklılıkların ayırımcılığına düşmeden.

‘İnsan davranışları; bireyin sahip olduğu temel kişilik ve zihinsel özelliklerinin, inandığı temel ahlaki değerlerin ve içinde yaşadığı kültürün etkisiyle oluşur’ gerçeğini unutmadan.