Günümüzün yaygın çağrılarından bazıları şunlar: Daha az tüket, geri dönüştür, tamir et, ihtiyacın kadar al. Sıfır atık, sürdürülebilirlik, döngüsel ekonomi… Bu kavramlar hayatımızda yeterince olmasa da, yerleşmiş durumda. Artık evde, işte, kamuda; benzer yönlendirmeleri görmek mümkün : Daha az harca, daha az kirlet, daha az tüket.
O zaman şu soruyu sormak haksızlık mı: Madem daha az tüketmemiz gerekiyor, neden kullandığımız ürünler daha kısa ömürlü?
Bir zamanlar bir buzdolabı, bir çamaşır makinesi neredeyse bir ömür dayanırdı. Bugün ise garanti süresi dolduktan kısa süre sonra arızalanan ürünler sıradan hale geldi. Tamir ettirmek, çoğu zaman yeni ürün almaktan daha pahalı. Ayakkabılar birkaç sezonu zor görüyor. Elektronik cihazlar ise küçük bir parça sorunu yüzünden tamamen gözden çıkarılıyor.
Bu tabloyu açıklayan kavram yeni değil: Planlı Eskitme. Yani ürünlerin belirli bir süre sonra işlevini yitirecek şekilde tasarlanması. Çünkü ekonomik sistem, sürekliliğini büyük ölçüde tüketime borçlu. Ürün ne kadar çabuk eskirse, yenisi o kadar hızlı alınır.
Burada ciddi bir çelişki doğuyor. Bir yanda bireye yöneltilen güçlü etik bir çağrı var: “Az tüket.”
Diğer yanda ise sistemin kendi işleyişi, neredeyse tersini dayatıyor: “Daha sık yenile.”
İş yerlerinde atık yönetiminden enerji tasarrufuna kadar birçok alanda çevresel standartlar giderek yaygınlaşıyor. Belediyeler atık getirme merkezleri kuruyor, geri dönüşüm kutuları yaygınlaştırılıyor, vatandaşlardan atıklarını ayrıştırmaları bekleniyor. İşletmelerden ise oluşan atıkları kayıt altına almaları, ayrıştırmaları ve çevre mevzuatına uygun şekilde yönetmeleri isteniyor. Bütün bunlar çevre açısından önemli adımlar. Getirilen standartlar çoğu zaman daha maliyetli. Yani özellikle bazı işletmeler sürdürülebilirlik adına daha fazla bedel öderken, üretim tarafında ise yine bazı büyük işletmelerde köklü dönüşüm aynı hızla gerçekleşmiyor.
Yolların sık sık kazılıp yeniden yapılması, kısa sürede deformasyona uğrayan altyapılar da bu çelişkinin başka bir yüzü. Daha dayanıklı, uzun ömürlü çözümler mümkünken, yap-boz düzeni sürüyor.
Bir başka gerçek: Uzun ömürlü ve gerçekten sürdürülebilir ürünler genellikle daha pahalı. Yani çevreye duyarlı olmak, herkes için eşit derecede erişilebilir bir seçenek değil. Bu da sürdürülebilirliği bir sorumluluk olmaktan çıkarıp, zaman zaman bir ayrıcalığa dönüştürüyor.
Elbette bireysel çabanın önemsiz olduğu söylenemez. Daha az tüketmek, bilinçli tercih yapmak, atığı azaltmak değerli. Ancak bu yükün bireyin omuzlarına bırakılması, sorunun büyüklüğüyle kıyaslandığında yetersiz kalıyor. Çünkü sorun sadece tüketim alışkanlıkları değil; üretim biçimleri, tasarım anlayışı ve ekonomik modelin kendisi…
Eğer gerçekten daha az tüketmemiz isteniyorsa, bize daha az tüketebileceğimiz bir dünya sunulmalı.
Daha dayanıklı ürünler, tamiri mümkün tasarımlar, uzun ömürlü altyapılar, daha yakın atık toplama noktaları, ikinci el ürünlerin dönüştürülmesi…Aksi halde ortaya çıkan tablo şu oluyor: Vatandaşa “az tüket” deniyor, ama sistem “çabuk eskitsin” diye çalışıyor.
Ve insan ister istemez soruyor: Bu gerçekten bir dönüşüm mü, yoksa yalnızca iyi niyetli bir söylem mi?