Betonunuz Büyük Diye Kendinizi Devletten Büyük Sanmayın
Bazı insanlar birkaç kule dikince, birkaç yüz dönüm araziye beton dökünce, milyonluk projelerin tabelasını asınca kendilerini bu memleketin sahibi sanmaya başlıyor.
Yüksek katlardan aşağı bakıp insanları karınca gibi gören o kibirli zihniyete söylüyorum:
O kadar kasılmayın.
Bu ülkede sizden daha büyük müteahhitler gördük.
Sizden daha zenginlerini gördük.
Sizden daha güçlü çevresi olduğunu düşünenleri gördük.
Sonra ne oldu?
Bir sabah kapılar çalındı.
Bir dosya açıldı.
Bir ruhsat incelendi.
Bir plan değişikliği sorgulandı.
Bir savcı “Bu nasıl olmuş?” diye sordu.
Ve yıllarca kurulan o dokunulmazlık görüntüsü birkaç sayfalık resmi evrakın önünde dağılıverdi.
Çünkü hiçbir beton yığını hukuktan …
Kuleler Yükseldikçe Vicdan Küçülüyor.
Bazı insanlar büyük büyük kuleler yaptıkça kendilerini yalnızca müteahhit değil, sanki şehrin sahibi, düzenin kurucusu, hatta adalet dağıtan kişi gibi görmeye başlıyor.
Yüksek katlardan aşağı baktıklarında insanları karınca gibi gören, paranın ve betonun verdiği güçle her şeyin yapılabileceğine inanan bir anlayış var.
Ama unutulan bir şey var:
Beton yükseldikçe hukuk küçülmez.
Para büyüdükçe vicdan ortadan kalkmaz.
Ve hiçbir yapı, hiçbir servet, hiçbir siyasi ya da bürokratik ilişki insanı hukukun üzerinde yapmaz.
Biz bu ülkede çok şey gördük.
“Depreme dayanıklı” diye pazarlanan binaların depremde nasıl dağıldığını gördük.
“Yangın burada büyümez” denilen yapılarda insanların çaresizce hayatını kaybettiğini gördük.
“Deprem olduğunda bizim binamıza gelin” denilen yapıların karpuz gibi ortadan ayrıldığını gördük.
Rezidanslarda aynı katta bulunan beş ayrı dairenin ara duvarlarının yıkılıp adeta tek bir daire haline geldiği yapılara şahit olduk.
Tarım arazilerinde önce depo, işletme veya başka bir kullanım gerekçesiyle birtakım imar ve ruhsat süreçleri yürütülüp, ardından o alanlarda ruhsat alınmadan lüks konut projelerinin yükseldiğini de gördük.
Bir tarafta bahçesine temelsiz, tekerlekli küçük bir yapı koyan vatandaş hakkında işlem yapılırken; diğer tarafta binlerce metrekarelik alanlarda çok daha büyük yapılaşmalar konusunda sessiz kalındığı iddialarını da duyduk.
İnşaata belirli bir emsal ve metrekare üzerinden başlanıp, daha sonra plan değişiklikleriyle yapılaşma hakkının katlanarak artırıldığı projeler de gördük.
İmar ruhsatı alınmadan daha temel atılırken maket üzerinden ev satılan projeler gördük.
İnşaatı yarım kalan, parasını veren vatandaşın evine kavuşamadığı projeler gördük.
Sonra hakkını aramak için mahkemeye giden insanların tehdit edildiği iddialarını gördük.
“Ankara'da bu işi çözeriz”,
“imar işini hallederiz”,
“şurada adamımız var”,
“burada tanıdığımız var” diyen aracılar da çıktı bu ülkede.
Devletin kanunlarının etrafından dolaşmayı marifet sayanları da gördük.
Asıl mesele zaten burada başlıyor.
Bir vatandaş küçük bir aykırılık yaptığında devlet bütün ağırlığıyla karşısına çıkıyorsa, milyonlarca liralık projelerde aynı devletin denetim mekanizmaları da aynı kararlılıkla çalışmak zorundadır.
Hukuk, vatandaşın ekonomik gücüne göre değişmez.
Küçük vatandaşa başka, büyük yatırımcıya başka hukuk uygulanıyorsa orada yalnızca imar problemi yoktur.
Orada kamu vicdanını yaralayan çok daha büyük bir problem vardır.
Çünkü imar meselesi yalnızca beton meselesi değildir.
İmar; şehir demektir.
Tarım toprağı demektir.
Can güvenliği demektir.
Deprem güvenliği demektir.
Yangın güvenliği demektir.
Altyapı demektir.
Ve en önemlisi, kamu düzeni demektir.
Birileri gökdelenlerin en üst katlarından şehre bakarken aşağıdaki insanları küçük görebilir.
Ama şunu unutmamak gerekir:
O binaların ruhsatını veren de devlet.
Planını onaylayan da devlet.
Denetimini yapmak zorunda olan da devlet.
Ve gerektiğinde hesabını soracak olan da yine devletin kurumları ve bağımsız yargıdır.
Hiç kimse yaptığı inşaatın büyüklüğü kadar büyük değildir.
Hiç kimse sahip olduğu para kadar dokunulmaz değildir.
Hiçbir müteahhit, yatırımcı, siyasetçi veya bürokrat hukukun üzerinde değildir.
Bugün yükselen kuleler yarın başka insanların olabilir.
Bugün kullanılan makamlar yarın başkasına geçer.
Bugün milyonluk araçlarla, korumalarla, özel ofislerle dolaşanlar yarın herhangi bir vatandaş gibi adliye koridorlarında hesap vermek zorunda kalabilir.
Çünkü hayat bize defalarca gösterdi:
Her şey geçici.
Para da.
Makam da.
Şöhret de.
Kuleler de.
Ama yapılan yanlışların bedeli bazen onlarca yıl insanların hayatında kalıyor.
Bu nedenle artık şehirlerimizde şu soruyu sormamız gerekiyor:
Bir proje yapılırken gerçekten kanunlara mı uyuluyor, yoksa kanunların etrafından dolaşmanın yolları mı aranıyor?
Tarım arazileri nasıl yapılaşmaya açılıyor?
Plan değişiklikleri hangi gerekçelerle yapılıyor?
Bir projede sonradan verilen yoğunluk artışından kimler ekonomik fayda sağlıyor?
Belediyeler denetim görevini gerçekten yerine getiriyor mu?
Ruhsatla yapılan bina, ruhsata ve onaylı projeye uygun mu?
İskân aşamasında ne kontrol ediliyor?
Vatandaşın can güvenliği gerçekten korunuyor mu?
Bunlar kimsenin özel meselesi değildir.
Bunlar kamunun sorularıdır.
Ve gazeteciliğin görevi de bu soruları sormaktır.
O yüzden bugünden sonra bazı dosyaları açacağız.
Belgeleri konuşacağız.
İmar planlarını konuşacağız.
Ruhsatları konuşacağız.
Plan değişikliklerini konuşacağız.
Kim neye izin vermiş, hangi tarihte ne değişmiş, hangi proje nasıl büyümüş; bunların cevabını arayacağız.
İlk durağımız da Seferihisar olacak.
Yarın Seferihisar'da bazı projelerin ve imar uygulamalarının nasıl yürüdüğüne bakacağız.
Kimseyi peşinen suçlu ilan etmeyeceğiz.
Ama kimseyi de büyüklüğünden, parasından veya çevresinden dolayı dokunulmaz kabul etmeyeceğiz.
Çünkü şehir hepimizin.
Toprak hepimizin.
Ve hukuk da yalnızca güçsüzlere uygulanmak için yazılmadı.