Bir Kadın, Annesinin Sessiz Hikâyesini Taşıyarak Büyür

Abone Ol

Canım Kadın…

Bazı kadınlar annelerine benzememek için büyür…
Sonra bir gün aynaya bakar ve aynı yorgunluğu gözlerinde görür.

Aynı susuşları…
Aynı kırgınlığı…
Aynı “idare etme” hâlini…

Ve işte o an insan şunu fark eder:

Biz sadece genetik değil, duygular da miras alıyoruz.

Bir kız çocuğu büyürken sadece annesinin sözlerini değil; korkularını, yaralarını, hayata bakışını ve hayatta kalma biçimini de öğreniyor.

Annesi kendini hep geri plana attıysa…
O da kendini ikinci plana koymayı sevgi sanabiliyor.

Annesi hep güçlü olmak zorunda kaldıysa…
O da ağlamayı zayıflık sanabiliyor.

Annesi susarak hayatta kaldıysa…
O da duygularını bastırmayı öğreniyor.

İşte psikolojide buna “kuşaklar arası aktarım” deniyor.
Yani çözülemeyen duyguların, davranışların ve travmaların nesilden nesile geçmesi…

Son yıllarda çok konuşulan Hellinger yaklaşımı da tam olarak bunu anlatıyor:
Bir çocuk, özellikle de bir kız çocuğu, farkındalık gelişene kadar annesinin kaderini bilinçsizce tekrar edebilir.

Ama burada çok önemli bir şey var Canım Kadın…

Bu bir “kader mahkûmiyeti” değil.
Bu bir farkındalık çağrısı.

Yani mesele annene benzemek değil…
Neyi neden taşıdığını fark etmek.

Çünkü insan anlamadığı şeyi tekrar eder.

Ve çoğu kadın, annesinin yaralarını düzeltmeye çalışırken kendi hayatını yaşamayı unutuyor.

Bazıları annesinin mutsuz evliliğini tekrar ediyor.
Bazıları annesi gibi hep veren taraf oluyor.
Bazıları annesi gibi sevilmek için susuyor.
Bazıları da annesinin yapamadığı her şeyi yapmak zorundaymış gibi hissediyor.

Farkında olmadan bir yük taşınıyor.

Ve bu yük bazen cümlelerde bile ortaya çıkıyor:

“Benim de kaderim böyle…”
“Bizim ailede kadınlar hep yalnızdır…”
“Mutlu olmak bize göre değil…”

Oysa bunlar gerçek değil Canım Kadın.
Bunlar öğrenilmiş hikâyeler.

Çünkü bir kadın annesini anlayabilir…
Ama onun hayatını yaşamak zorunda değildir.

Ve bazen iyileşme, annemizi suçlamakla değil; onun da kendi yaralarıyla yaşadığını anlamakla başlıyor.

Belki annen de hiç sevilmedi.
Belki o da hep güçlü olmak zorundaydı.
Belki ona da kimse “yoruldun mu?” diye sormadı.

Birçok anne, kendi eksik çocukluğuyla çocuk büyüttü.

Bu yüzden bazı kadınlar annelerine kızarken bile içten içe onları koruyor.
Çünkü bir yandan kırgınlık taşıyorlar, bir yandan da acılarını hissediyorlar.

İnsan en çok annesine benzerken korkuyor bazen.

Ama ben sana başka bir şey söylemek istiyorum:

Bir kadının annesine benzemesi kötü değildir.
Kendini kaybetmesi kötüdür.

Çünkü her kadın, kendisinden önce gelen kadınların hikâyesini dönüştürme gücüne sahiptir.

Ve belki de zincir tam burada kırılır.

Sen sustuğunda değil…
Konuştuğunda.

Kendini feda ettiğinde değil…
Kendini seçtiğinde.

Sevilmek için küçüldüğünde değil…
Kendi değerini gördüğünde.

İşte o zaman sadece kendini değil, senden sonraki nesli de iyileştirmeye başlarsın.

Çünkü iyileşen her kadın, kızına başka bir dünya bırakır.

Şimdi sana küçük ama derin bir egzersiz bırakmak istiyorum:

Bir kâğıt al.
Ve annenle ilgili şu cümleleri yaz:

“Annemin en çok neyi taşıdığını düşünüyorum?”
“Ben bugün onun hangi davranışını tekrar ediyorum?”
“Bu davranış bana ne hissettiriyor?”
“Ben kendi hikâyemde neyi değiştirmek istiyorum?”

Sonra gözlerini kapat.
Derin bir nefes al.
Ve içinden şunu söyle:

“Anne…
Sana ait olanı saygıyla görüyorum.
Ama kendi yolumu seçiyorum.”

Bak ne olacak biliyor musun?

İçindeki küçük kız çocuğu ilk kez suçluluk duymadan kendisi olmaya başlayacak.

Çünkü gerçek özgürlük, annemizi reddetmek değil…
Kendi kimliğimizi sevgiyle ayırabilmektir.

Unutma Canım Kadın…

Sen annenin kaderini tekrar etmek zorunda değilsin.

Ama onu anlayıp dönüştürebilirsen…
Belki senden sonra gelen kadınların hikâyesi değişmeye başlar.