BUYRUN CENAZE NAMAZINA

Abone Ol

28 Şubat 2026 tarih kitaplarında muhtemelen yalnızca bir Orta Doğu krizinin başlangıcı olarak değil, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan sözde "kurallara ve insan haklarına dayalı" küresel düzenin cenaze törenin yapıldığı tarih olarak yer alacak.

ABD’nin İsrail’le birlikte İran’a yönelik başlattığı son saldırı ve bu saldırının hemen başında, üstelik taraflar bir müzakere masasının etrafındayken İran dini lideri Ali Hamaney’e düzenlenen suikast, uluslararası ilişkilerdeartık kelimelerin tükendiği yerdir.
​Bugün geldiğimiz noktada, Birleşmiş Milletler Şartının 2. maddesinin 4. fıkrasındaki egemenlik hakları, toprak bütünlüğü veya siyasi bağımsızlık gibi kavramlar, artık yalnızca hukuk fakültelerinde öğrencilere anlatılacakbirer masaldan ibarettir.

Müzakere masasında diplomatik çözüm aranırken bir devlet liderini öldürmek, sadece İran’a değil, Vestfalya Antlaşması'’dan bu yana inşa edildiği iddia edilen diplomatik teamüllerin tamamının öldürülmesi,yok edilmesidir.

Uluslararası hukuk iflas etmemiştir; uluslararası hukuk, güçlülerin zayıfları hizada tutmak için kullandığı yaldızlı bir pranga olduğunu bir kez daha, en acımasız şekliyle ispatlamıştır.
​İnsanlık tarihi savaşlarla, işgallerle ve yıkımlarla doludur.

Ancak en ilkel çağlarda, kabile savaşlarında bile tarafların zımnen de olsa riayet ettiği yazısız yasalar olmuştur.

​Oysa bugün, kendilerini "özgür dünyanın ve demokrasinin jandarması" olarak pazarlayan ABD ve terorist İsrail’in eylemlerine baktığımızda, ilkel çağlardaki asgari ahlaki ve diplomatik teamüllerin bile fütursuzca yok sayıldığını görüyoruz.

İnsan haklarının, diplomatik dokunulmazlıkların ve Cenevre Sözleşmelerinin yerini, vahşi batının “önce vur, sonra konuş” mantığı almış durumda.

Bir devlet başkanını veya dini lideri öldürmek, bir devletin değil, ancak bir mafya kartelinin başvurduğu türden bir yöntemdir.

Bu durum, ABD ve terorist İsrail’in uluslararası sistemiartık bir “devletler topluluğu” olarak değil, kurallarını kendilerinin koyduğu ve istedikleri an bozdukları bir “arka bahçe” olarak gördüklerinin en net ilanıdır.

​Bu yeni ve vahşi dünyada hayatta kalmanın tek kuralı ise insanlık kendi değerlerine yeniden sahip çıkana dek güce güçle karşılık verebilme kapasitesidir.

Savunma sanayiinde dışa bağımlı olan, ekonomisini küresel şoklara karşı korunaklı hale getiremeyen ve siyasi iradesini başkentinin dışından gelen rüzgarlara göre belirleyen her devlet, er ya da geç bu emperyal kibrin kurbanı olmaya mahkumdur.

Sadece silahla değil; ekonomik bağımsızlık, teknolojik üstünlük ve sarsılmaz bir siyasi bütünlük , artık bir tercih olmaktan çıkmış ve varoluşsal bir zorunluluk halini almıştır.

Peki ABD, Venezuela’nın hemen akabinde neden şimdive neden bu kadar pervasızca bir hamleyle İran’ı ve tüm bölgeyi ateşe atıyor?

Bu sorunun cevabı Tahran’da değil, Pekin’de yatıyor.

Tartışmasız ABD’nin 21. yüzyıldaki asıl ve tek rakibi Çin’dir.

ABD ve Çin’in bu rekabette karşı karşıya gelmesi de kaçınılmazdır.

Ancak ABD, engellenemez yükselişi karşısında Çin’i doğrudan karşısına almanın, askeri ve ekonomik maliyetlerini tek başına yüklenemeyeceği bir felaket olacağının da farkında.

Çin’in en önemli enerji ve lojistik damarlarını koparmak, enerji tedarik güvenliğini riske atmak ve bölgedeki Amerikan hegemonyasını konsolide ederek Çin’i Batı Asya’da yalnızlaştırmak öncelikli hedefi.

Kısacası ABD, Çin ile büyük hesaplaşmaya girmeden önce, Pekin’in müttefiklerini tek tek avlayarak onu zayıflatmayı planlıyor.

Aksi takdirde Tayvan hayali de suya düşecek.

Her zaman söylediğimiz gibi tarih, en büyük yol göstericilerdendir.

Ve tarih, kibirle hareket eden devletlerin çöküşleriyle doludur.

Kaldı ki ABD ve İsrail’in bu hamlesinin Ortadoğu’da bekledikleri sonucu doğurmayacağı bir haftada belli olmuştur.

Hatta ABD’nin bu kural tanımaz gücüne karşı çok daha sert ve kenetlenmiş bir blokların oluşması da muhtemeldir.

Müzakere masasını kana bulayan bu anlayışın, Amerikan hegemonyasının gücünü değil, aksine giderek artan paniğini ve çaresizliğini gösterdiğini de ifade etmem lazım.

Karşısına doğrudan çıkmaya cesaret edemediği Çin’i, çevresini ateşe vererek durdurabileceğini sanan ABD yönetimi, başlattığı bu yangının eninde sonunda kendisini yakıp küle çevireceğini görecektir.

Dünya artık geri dönülemez bir şekilde değişmiştir.

İttifaklara, antlaşmalara veya batının sözde insan hakları,demokrasi söylemlerine bel bağlayanlar tarihin tozlu sayfalarına karışacaktır.

Bugün batının,ABD’nin pervasızca yırtıp attıkları o "uluslararası hukuk" ve diplomatik teamüller, aslında zayıfları değil, kendi küresel tahtlarını koruyan son kalkandı.

O kalkan parçalandı.

Sonuçlarına katlanacaklar.