ÇAY MI FAKÜLTE Mİ? TOMA MI TARİH Mİ? “KONUŞMAK” BU KADAR ZOR MU?

Abone Ol

İzmir yine bir sabah gürültüyle uyandı. Ama bu kez gürültü bir siyasi mitingin, bir protestonun ya da bir afetin değil; bir binanın yankısıydı. Bir haftadır “Meslek Fabrikası” diye anılan, geçmişi tartışmalı, hafızası yüklü o yapı üzerinden yürüyen tartışma, tarafların çarpıcı açıklamalarıyla adeta bir akıl tutulmasına dönüştü.

AK Partili vekiller kürsüye çıkıp “Burayı hukuk fakültesi yapacağız” dedi.

Vakıflar Bölge Müdürü çıktı, “Gençlere açık bir kütüphane yapacağız, ücretsiz çay kahve içecekler” diye konuştu.

İl Başkanı ise çıtayı biraz daha yükseltti: “Orası gasp edilmiş bir binaydı.”

Bir tarafta fakülte, öbür tarafta çay-kahve, ortada ise “gasp” suçlaması…

Bu kadar çarpıcı cümlelerin aynı bina için kurulması bile başlı başına bir tablo.

Ve bu tabloya sabahın beşinde gelen TOMA’lı, kalkanlı, operasyon görüntüleri eklenince, tartışma bir anda mimari olmaktan çıktı, politik bir güç gösterisine dönüştü. Sanki içerde öğrenci değil, örgüt varmış gibi… Sanki pencerelerden tarih değil, kurşun sıkılmış gibi… Sanki bir kamu yapısı değil, düşman mevzisi ele geçiriliyormuş gibi…

Bir şehir düşünün;

Bir taraf işsizliğe çare olsun diye kendince yurt evlatlarına “meslek “öğretiyor,

Bir taraf “hukuk fakültesi” diyerek meşruiyet arıyor,

Bir taraf “gençlere çay kahve” diyerek sempati topluyor,

Bir başka ağız “gaspçılar” diyerek kriminalize ediyor.

Ve bu üç cümle arasında kaybolan şey, binanın kendisi… Yani tarih.

Bir de ortalıkta dolaşan “Beyazıt Baba” var. Kimine göre tarihsel bir şahsiyet, kimine göre efsane, kimine göre de sonradan keşfedilmiş bir meşruiyet figürü…

Ama kesin olan şu: İzmir gibi akademik birikimi olan bir şehirde, tarihsel bir yapı üzerine tartışma yapılıyor ve ortada ciddi bir bilimsel çerçeve yok.

Onca üniversitenin akademik tarihçileri var.

Düne kadar “kent hafızası” dediğimiz, ama şimdi sadece “gastro takılan” APİKAM var.

Milli Kütüphane’nin asırlık arşivi var.

Yerel tarihçiler var.

Ama suskunlar işte üstelik zaten tartışmayı yönlendirenler akademisyenler değil, siyasetçiler. Üstelik siyasetçilerin tarih bilgisi yetersiz, ilm-i siyaset derinlikleri yok, empatileri ve dinleme erdemlerine, göz göze medeni iletişim kabiliyetleri de neredeyse sıfır. Üstelik İzmir’in Ak Partili vekilleri nasıl İzmir noktasında kendilerince bilgili ve çalışkansa, CHP’li vekillerde ise bırakın bu binayı, İzmir aidiyeti bile sorguya muhtaç.

Bu yüzden de tartışma bilgiyle değil, boş sloganlarla ilerliyor.

AK Parti cephesinin “gasp” söylemi, yıllardır kurulan “senden-benden” düzeninin yeni bir örneği gibi duruyor. Belediyedeyse gasp, Vakıflardaysa hizmet… Oysa kamu mülkiyetinin sahibi ne parti ne kurum; halktır. Ama bizde kamu mülkiyeti bile siyasal aidiyete göre anlam kazanıyor.

Bugün İzmir’in kalbinde, o yorgun ama vakur taşların arasında bir "hayalet" dolaşıyor. Ama bu hayalet ne Bay Tuzakoğlu’nun ne de o meşhur "Beyazıt Baba"nın ruhudur. Ortada dolaşan, İzmir’in kent hafızasını, hukukunu ve nezaketini bir çırpıda yutan o bildik, o hoyrat siyasetin gölgesidir.

İnsanın içinden bazen geçmiyor değil; keşke kurtuluş günlerinde Aya Fotini’yi patlattıkları gibi bu binayı da patlatsalardı da bugün bu pespaye tartışmalara meze olmasaydı! Ama hayır, gönlümüz elvermiyor. O taşlarda alın teri var, o duvarlarda İzmir’in eski İzmirlilerin sanayileşme öyküsü, emeği var.

Bir de ortada bir "Beyazıt Baba" efsanesi... Kimdir, necidir, hangi arşivin hangi tozlu sayfasında aslı astarı vardır belli değil.

Düne kadar İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne övgüler dizen AK Parti İl Başkanı’nın ağzından bugün "gaspçı" kelimesi dökülüyor. Ayıptır, yazıktır! Bu kentin seçilmiş iradesine "gaspçı" demek, o binanın tozlu raflarındaki tarihe de, o sokaklarda yürüyen İzmirli’ye de hakarettir.

Bu süreçte en rahatsız edici görüntü ise sabah operasyonu oldu. Tarihi bir yapıya girmenin yolu, müzakere değil de baskınsa; orada hukuk değil güç konuşuyor demektir. Kapıyı kırarak girilen bir binada, tartışma bitmez; sadece taraflar sertleşir.

“Bay Tuzakoğlu’nun “mirasının bugün başına gelenler acaba “yarın” nelere neden olur? Mesela Başkan Cemil Tugay kendince bir özeleştiri yapar mı? Bugünkü “derin yalnızlığının” nedenlerini sorgular mı? Partisinin ve “parti ağalarının” cehaletlerinin, dayatmacılıklarını hisseder mi? Ve açıkça söylüyorum ki iki yılda ne kadar “haksız” olursa olsun bu olayda sonuna kadar haklı! Ama “farklı bir şeyler” yapması, kendisini “zehirleyen sarmaşıklardan” arınması gerekir!

…Ve Ak Parti, bu “kendi çalıp oynatma” huyunu en azından İzmir’de bırakmalı. Geçmişte, Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi, Doğruyol Partisi “ne yapmış, İzmirliye nasıl yaklaşmış” öğrenmeli. O da tıpkı Cemil Tugay gibi “zehirli sarmaşıklarından” arınmalı!

Velhasıl, bir tarafta “hukuk fakültesi” iddiası…

Öbür tarafta “kütüphane ve bedava çay” vaadi…

Üçüncü tarafta “gaspçılar” suçlaması ve “meslek öğrenmek” isteyenlerin hayal kırıklığı!

İzmir ise bütün bu cümlelerin ortasında, yine seyirci.

İnsan ister istemez soruyor:

Bu şehirde uzlaşmak bu kadar mı zor?

Bir bina için masa kurmak bu kadar mı imkânsız?

Akademisyenleri çağırmak, tarihçileri dinlemek, ortak karar almak bu kadar mı zor?

Belki “meslek öğretmeye” devam ederdi.

Belki hukuk fakültesi olurdu.

Belki kütüphane olurdu.

Belki üçü birden…

Ama en azından İzmir, TOMA görüntüleriyle değil, ortak akılla anılırdı.

Bugün ise geriye şu fotoğraf kaldı:

Bir bina, üç farklı vaat, sert suçlamalar, belirsiz tarih anlatıları…

Ve yine anlaşamayan taraflar.

Ne olurdu sanki oturup da anlaşsalardı?