DÜNYA TİYATROLAR GÜNÜ: SAHNE IŞILTILI, KULİS KARANLIK, OYUN İLLÜZYON!

Abone Ol

27 Mart.

Perdeler dünyanın her yerinde sanat için, estetik için, insanı, insana “insanla” anlatmak için açılıyor.

Sahne hazır. Roller dağıtılmış. Alkışlayacaklar yerlerini almış.

Ve biz… seyirci miyiz, figüran mı, yoksa farkında olmadan oyunun bir parçası mı?

Bugün “Dünya Tiyatrolar Günü. Ama mesele sahnedeki tiyatro değil artık. Mesele, hayatın kendisinin bir tiyatroya dönüşmüş olması.

Eskiden tiyatro, gerçeği anlatmanın zarif bir yoluydu. Şimdi ise gerçek, tiyatronun en ucuz dekoru haline geldi.

Ancak siyasi atmosfere baktığımızda; profesyonel sahnelerden daha mahir, daha hesaplı ve ne yazık ki daha trajik bir “Hayat Tiyatrosu" ile karşı karşıyayız. Bugün sergilenen oyunun adı "Hizmet", ama dekorun arkasında bambaşka ve “şahsilik kokan” başka “amaçlar” sırıtıyor.

İlm-i Siyaset’ten "Laf-ü Güzaf"a: Kaybolan Bilgelik

Bizim eskiler "ilm-i siyaset" derdi. Bu sadece yönetme sanatı değil; bir zarafet, bir denge ve her şeyden önemlisi bir devlet adamlığı vakarıydı. Rahmetli Atatürk’ün “birleştirici dilini, rahmetli Menderes’in “nezaketi” İsmet Paşa’nın o derin stratejisini, hatta Demirel’in "binaenaleyh"li kıvrak “baba” zekasını hatırlayın.

Onlar rakipti ama hasım değildi. Bugün ise “ahlak” kavramının içi öylesine boşaltıldı ki, siyaset bir erdem yarışı olmaktan çıkıp, karşılıklı hakaretlerin havada uçuştuğu bir “orta oyununa” dönüştü.

Liderler, adeta bir tiyatro sahnesindeymişçesine birbirlerine en ağır ithamları savururken, kuliste aynı sistemin çarklarını çeviren bir görüntü sergiliyorlar. Bu "seçilmişlerin" hırçın performansı, toplumun damarlarına zincirleme bir güvensizlik pompalıyor.

Liderler arasındaki birebir iletişimin yok olması, yerini kameralar önündeki "gövde gösterilerine" ya da “sosyal medya” ortamına bırakması, sokaktaki vatandaşın da birbirine karşı tahammülünü bitiriyor.

İletişim yok. Diyalog yok. Yüz yüze bakabilme cesareti yok.

Ve bu kopuş, sadece yukarıda kalmıyor. Zincirleme bir çürüme başlıyor. Toplum, yönetenine bakarak şekillenir. Yukarıda güven yoksa, aşağıda da olmaz. Yukarıda sözün kıymeti yoksa, aşağıda da kalmaz.

Kendilerini "Milletin Efendisi" Değil, "Tiyatronun Sahibi" Sanıyorlar!

Demokrasinin özü, seçilenlerin "vekil", seçenlerin ise "asil" olmasıdır. Ancak bugünkü sahnede, iktidarıyla muhalefetiyle seçilmişlerin, kendilerini millete “hizmet” eden birer görevli değil, adeta “milletin efendisi” gibi konumlandırdıklarını görüyoruz. Oysa “kula kulluk” ile “insanın insana koşulsuz biadı” ile demokrasi asla bir araya gelmez! Ne yazık ki bugün an itibariyle AK Parti de CHP de “aynı sahnede” benzer “rollerde”! Diğer partiler ise ister istemez yer yer “taklide” giriyorlar.

Hele ki yargıya, adaletin o kutsal terazisine bile isteye güvensizlik enjekte edildiğinde, oyun bir trajediden toplumsal bir cinnete evrilir.

Rüşvetin "Yarı Çıplak" Servisi ve Ahlaki Çöküş

Ve sonra bir haber düşüyor gündeme.

Bir seçilmiş düşünün; “rüşvet iddiasıyla” derdest edilmiş.

“Rüşvet” iddiasıyla yakalanan bir seçilmiş…

Ama gariptir; “rüşvetin kendisi” değil, olayın “magazinel detayları” servis ediliyor. Otel odası, mahrem görüntüler, odadaki kişinin kimliği…

Ahlaki çöküşün en çıplak hali burada: Suç iddiasının “özü” değil, “sansasyonu” konuşuluyor. “Rüşvet” ile “gayrı meşru” ilişki aynı terazide tartılıyor. Hatta çoğu zaman ikincisi daha hızlı yayılıyor.

Bu, sadece bir kişinin değil; bir toplumun önceliklerinin nasıl yer değiştirdiğinin göstergesidir.

Ama sistem, bu kişinin devletin kasasına el uzatmasını değil de, kendi evinden uzak bir otel odasındaki "gayrı ahlaki ama mahremini", “yarı çıplak” hallerini ve yanındaki “kadının özelliklerini” servis ediyor.

Neden?

Çünkü halkın "ahlak" anlayışını, rüşvete değil, yatak odasına odaklı hesap ediyorlar! Rüşvet devleti kemiren sistemik bir suçken, mahremiyet magazinel bir meze yapılıyor.

1950’lerden beri bir hayal satıldı bu topraklarda: “Her mahallede bir milyoner.”

Demokrasi, zenginleşmenin kısa yolu gibi sunuldu. Oysa demokrasi, eşitliğin, adaletin ve sorumluluğun rejimidir.

Bilgiyle donanmamış, sadece "güç" ve "paraya" tapanların cahil korkusuzluğu, bizi bir uçuruma sürüklüyor. Rüşvet ile gayrimeşru ilişkiyi aynı şekilde yansıtıp topluma sunmak, toplumsal adaleti ve ahlakı bizzat siyaset eliyle kurşuna dizmektir.

Perde Kapanırken: Millet Seyirci mi, Figüran mı?

Siyasetin “ahlakla”, “adaletin” liyakatle yeniden buluşmadığı bir sahnede, alkışlar sadece birer gürültüdür. İzmir’in belediye ve siyaset koridorlarından Ankara’nın yüksek meclislerine kadar her yer; hizmet üretilen birer mutfak değil, "kim nereye atandı", "hangi rant paylaşıldı" fısıltılarının yükseldiği karanlık kulisler haline geldi.

“Dünya Tiyatrolar Günü” kutlu olsun elbet; ama artık bu kötü yazılmış, samimiyetsiz siyaset tiyatrosundan sıkıldık. Halk artık "suflör" istemiyor, gerçek hizmet istiyor.

Hayat, kötü bir senaryoya ve kifayetsiz aktörlere feda edilemeyecek kadar gerçektir.

Zira tarih; sadece iyi oyuncuları değil, halkına yalan söyleyen ve milleti kendine köle sanan o "kötü aktörleri" de eninde sonunda sahneden süpürüp atacaktır.