Türkiye’de konuşma içinde kurulan bazı cümleler vardır; yalnızca gerçeği çarpıtmaz, aynı zamanda yurttaşın aklıyla alay eder gibi. Özellikle de yaşadığımız bu zamanda:
“Ekonomi tıkırında.”
“Asayiş berkemal.”
Bu cümleler, hayatı site kapılarından, makam odalarından ve kredi kartı ekstresine bakmadan kurulan sofralardan ibaret olanların cümleleridir.
Pazara çıkmayanların, borç korkusuyla uyanmayanların, icra tebligatıyla yüzleşmeyenlerin rahatlığıyla kurulur.
Oysa Türkiye’nin sokağı, bu cümlelerin anlattığından çok uzaktadır.
Bugün “asayiş” denildiğinde hâlâ operasyon sayıları, kamera görüntüleri, istatistik tabloları konuşuluyor. Oysa gerçek asayiş, insanın gündelik hayatta kendini her şekilde güvende hissetmesiyle ölçülür. Telefonu çaldığında dolandırılma korkusu yaşayan, gelen mesajın tuzak olup olmadığını düşünen, borç yüzünden geceleri uyuyamayan bir toplumda huzurdan söz edilemez.
Dolandırıcılık artık münferit bir suç değil, neredeyse olağan bir düzen parçasıdır. Yolsuzluk, haksız zenginleşme, bir gecede sınıf atlama kimseyi şaşırtmıyor. Dün ekmek kuyruğunda olanların bugün lüks otomobil filolarıyla dolaşması “başarı hikâyesi” diye sunuluyor. Kimse “nasıl oldu?” diye sormuyor.
Çünkü adalet duygusu zedelendikçe, vicdan da susuyor.
Uyuşturucu ve fuhuş meselesi ise bilinçli bir körlükle geçiştiriliyor. Ara sokaklarda, okul çevrelerinde, dijital mecralarda yaşananlar herkesin bildiği ama kimsenin yüksek sesle dile getirmediği bir karanlık. Gerçek konuşulursa, makyaj akacak diye korkuluyor. Sonra “bir şekilde” bir “operasyonla” işitiyoruz ki, zaten “bilip susanlar” bülbül olmuş!
Aileler dağılıyor, gençler evlenemiyor. Evlenmek artık romantik bir hayal değil, ekonomik bir kumar. Buna rağmen toplum sistematik biçimde “sabır ve şükür” söylemiyle terbiye ediliyor.
Ne tuhaf…
Sabır hep yoksuldan, şükür hep borçludan isteniyor. Bu öğütleri verenlerin hayatında ise sabır gerektirecek tek bir eksik yok.
Emekliler bu tablonun en ağır yüzüdür.
Yıllarca çalışmış insanlar bugün evlerini bırakıp rutubetli, insan onuruna yakışmayan otel odalarına sığınmaktadır. Akşamları pazar artıklarını toplayanlar, kırık pirinç, kırık peynir alanlar artık istisna değil; bir zamanlar kendi kendine yeten ülkemizin manzarasıdır artık.
Bu manzaranın en karanlık aktörlerinden biri de “bankalardır”.
Bankalar bugün yurttaşı destekleyen kurumlar olmaktan çıkmış, adeta “yasal tefeci organizmalarına” dönüşmüştür. Faizler, gecikme bedelleri, icra tehditleriyle yurttaş yalnızca ekonomik değil, psikolojik bir kuşatma altındadır. Öte yandan alacaklarını tahsil edemeyen bankalar, alacaklarını güya bazı “finans” şirketlerine “satarak”, vatandaşı inanılmaz bir tehdit ve baskı altına almakta artık!
Burada sormak gerekir: “Devlet” bunu görmüyor mu, yoksa bilerek mi görmezden geliyor, yoksa “hesap” başka mı?
Oysa çözüm bilinmektedir. Mevcut hükümet bunugeçmişte bir kez yaptı. Faizleri sildi, borçları yapılandırdı, topluma nefes aldırdı.
Peki bugün neden yapılmıyor?
Neden bankalar dokunulmaz?
Neden yurttaş borçla boğulurken finans sektörü rekor kârlar açıklıyor?
Bankalar acilen denetim altına alınmalı, bir defaya mahsus da olsa faizler silinmeli, insani ve gerçekçi ödeme modelleri hayata geçirilmelidir.
Bu bir lütuf değil, “toplumsal güvenliğin şartıdır”!
Çünkü borçla yaşayan, korkuyla ayakta duran insan, bir süre sonra aklından geçeni yapmaya başlar…
..Ve işte “asayiş” tam da burada bozulur. Bozulmaya başladı!
Türkiye, yalnızca Ankara’dan ibaret değildir.
İzmir’de yaşananlar, bu düzenin yereldeki aynasıdır. İşsiz kalan, sürgün edilen, mobbinge uğrayan, havuzlarda zulme maruz bırakılan belediye çalışanları ortadadır.
“Halkçı” söylemlerle süslenen ama pratiğinde baskıcı refleksler sergileyen bir belediye iradesi, bu büyük trajediyi görmezden gelmektedir. Siyasi sorumluluk alması gereken ve sözde “Halkçı” olanlar ise kâğıt okumakla yetinmektedir.
Sözün kısası, mesele yalnızca ekonomi değildir.
Mesele güven, adalet ve vicdandır.
Ekonomi bozulduğunda cüzdanlar, adalet bozulduğunda toplum çöker.
Ve unutulmasın:
Bu ülkenin en büyük güvenlik sorunu suç oranları değil, “vicdan kaybıdır”!
Alışmayın.Çünkü “alışmak”, çürümeyi kabullenmektir.