“Emekli gazeteciler günü”

Abone Ol

Eğer bugün doğmuş olsaydım…
3 Mayıs’ta, Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nün tam kalbinde gözlerimi açsaydım; Bir köşe yazarı olarak bu tarih sıradan bir doğum günü olmazdı. Çünkü bu gün, bana kelimelerin özgürlüğünü ve gerçeğin nefes alabilmesini anlatır. Belki hastane odasında ilk ağlayışım bile bir başlık olurdu: “Sessizliğin İçinden Gelen Ses” diye. Ve ben, daha doğarken, yazının ne kadar ağır bir sorumluluk olduğunu hissederdim. Öyle ya bazı insanlar kalemle doğar, bazıları kalemi sonradan bulur.
Bugün dünyaya gelen bir çocuk olarak, etrafımdaki her sesi dinlerdim. Bir gazetecinin klavyeye dokunuşunu, bir muhabirin mikrofon uzatışını, bir yazarın kelimeyi seçerken yaşadığı tereddüdü… Hepsi bana aynı şeyi fısıldardı: “Gerçek, korunması gereken bir şeydir.”
Ama aynı zamanda şunu da görürdüm: Gerçek her zaman rahat değildir. Yazdığın her cümle birilerini rahatsız edebilir, her soru bir duvarı çatlatabilir, her kelime bir sessizliği bozabilir. İşte basın özgürlüğü tam da burada anlam kazanır; gerçek adına rahatsız edebilme hakkı.
Eğer bugün doğsaydım, belki ilk köşe yazımı yazarken elim titrerdi. Çünkü bilirdim ki yazmak sadece anlatmak değil, aynı zamanda hesap vermektir. Okura, gerçeğe ve vicdanına.
Ve sonra büyürdüm…Kalemimle birlikte büyürdüm.
Zamanla da şunu öğrenirdim: Basın özgürlüğü sadece gazetecilerin meselesi değildir; toplumun aynasıdır. O ayna kırıldığında, herkes kendi yüzünü eksik görür. O yüzden bir köşe yazarı sadece yazmaz; aynı zamanda hatırlatır, sorgulatır ve bazen de rahatsız eder.
Eğer bugün doğsaydım, kendime şunu söylerdim: Kalemini hiçbir zaman bir konfora dönüştürme. Çünkü kalem, konforun değil, gerçeğin aracıdır.
Ve her 3 Mayıs’ta, doğum günümle birlikte şunu hatırlardım: Özgürlük kutlanmaz sadece korunur.
İşte bu yüzden bazı meslekler vardır; dışarıdan bakıldığında görünür, alkışlanır, konuşulur ama içine girildiğinde insanın yorgunluğunu kimsenin tam olarak anlamadığı meslekler. Gazetecilik de onlardan biridir.
Bir köşe yazarı olarak geriye dönüp baktığımda, en çok hatırladığım şey manşetler değil; insanlar olur. Bir haberin peşinde koşarken açılan kapılar, kapanan telefonlar, bir anda “çok değerli” olup ertesi gün “kimdi o?”ya dönüşen yüzler…
Gazetecilik biraz da budur: görünür olmak ama aynı zamanda unutulabilir olmak.
Rahmetli Marmaris Belediye Başkanı İsmet Karadinç’in bir sözü vardı, kulağa sert ama gerçeğe yakın bir söz: “İki nankör meslek vardır… Teşekkürün az, şikâyetin çok olduğu: Gazetecilik ve Belediye başkanlığı.”
İnsan ilk duyduğunda itiraz etmek ister. Ama yıllar geçtikçe o cümlenin içinde gizli bir yorgunluğu anlamaya başlar. Çünkü gerçekten de gazetecilik, alkıştan çok eleştiriyi, teşekkürden çok beklentiyi içinde taşır.
İşin en kırıcı tarafı ise çoğu zaman meslek değil, insan ilişkileridir.
Bir gün bir haber için aranırsın… “Abi bir şey yazıver” denir.
Sesin önemlidir, kalemin önemlidir, varlığın önemlidir.
Ama o haber yayımlandıktan ve işi bittikten sonra bazen aynı insanlar seni görmezden gelir.
Telefonlar susar, selamlar azalır, tanışıklıklar silikleşir.
Ve sen şunu öğrenirsin: Gazetecilik sadece yazmak değil, aynı zamanda hatırlanmamayı kabullenmektir.
Ama buna rağmen devam edersin. Çünkü bu meslek biraz da aşktır. Mantıkla değil, inatla yapılır. Sabahın erken saatlerinde başlayan koşturmalar, gecenin geç saatlerine kadar süren haber takibi, hiçbir zaman tam bitmeyen bir yorgunluk…
Yine de o yorgunluğun içinde tuhaf bir güzellik vardır. Bir cümlenin doğru kurulması, bir gerçeğin açığa çıkması, bir insanın sesinin duyulması… İşte bütün yorgunluğu unutturan anlar bunlardır.
Gazetecilik, aynı zamanda emekliliği olmayan nadir mesleklerden biridir. Çünkü kalem bir kez eline alındığında, tamamen bırakılmaz. Belki masa değişir, belki tempo düşer ama içindeki yazma isteği ölünceye kadar kolay kolay susmaz.
Ama işte burada en eksik kalan şeylerden biri ortaya çıkar: “Emekli gazeteciler günü”
Oysa vardır aslında… Olması da gerekir.
Şimdi bir düşünelim: Yıllarca haber peşinde koşmuş, yağmurda ıslanmış, sıcakta terlemiş, telefonları hiç susmamış insanların hatırlandığı bir gün… Kimsenin bir şey istemediği, sadece “iyi ki yapmışsın” denilen bir gün…
Belki de biz böyle bir günü isimlendirmeliyiz: “Emek veren ama görünmeyenlerin günü.” “Emekli gazeteciler günü”
Çünkü gazetecilik sadece haber yazmak değildir; aynı zamanda unutulmayı göze almaktır. Bir gün manşet olup, ertesi gün arka sayfada bile yer bulamamasıdır. Ve buna rağmen devam etmektir.
İnsan zamanla şunu da öğrenir: Gerçek dostluklar işin düştüğünde değil, işin bittiğinde de kalanlardır. Ama bu meslekte bazen insanlar sadece ihtiyaç kadar yakın olur. İhtiyaç bitince mesafe başlar.
Yine de bütün bu kırılganlıklara rağmen gazetecilik güzeldir. Çünkü içinde insan vardır. Hata vardır, pişmanlık vardır, bazen hayal kırıklığı vardır ama en çok da gerçek vardır.
Ve gerçek, her şeye rağmen yazılmayı hak eder.
Bugün, çalışan tüm gazetecilerin günü kutlanıyor. Evet, doğru… Onlar hâlâ sahada, hâlâ masa başında, hâlâ ekranın karşısında.
Ama belki de artık şunu da söylemenin zamanı gelmiştir: Emek veren, yorulan, geri çekilen, kenara geçen ama bir zamanlar bu mesleğe kalbini koymuş olanlar da hatırlanmalı. “Emekli gazeteciler günü”
Çünkü gazetecilik sadece bugünün değil, geçmişin de hafızası olan bir meslekdir.
Ve son söz…Evet gerçekten ben bugün doğdum ve gazetecilk mesleğini seçtim hem de tam 30 yıldır… Mutlumusun diye sorarsan…Hem de çoooooooooooooookkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkkk…Onun için bizim pastamızda mum yok kalemler var ışıl ışıl parlayan.