Orta Doğu yine yanıyor.
Ama mesele yine “bir gecede patlayan savaş” değil.
Bu, 1979’dan beri ağır ağır ısıtılan bir kazanın kapağının aralanmasıdır.
Bir tarafta İsrail, “nükleer tehdit” diyerek önleyici vuruş doktrinini devreye sokuyor.
Diğer tarafta İran, “rejim güvenliği” diyerek asimetrik misilleme kartlarını açıyor.
Arada ise ABD var: Hem İsrail’in güvenliğini garanti etmek istiyor hem de yeni bir uzun Orta Doğu bataklığına saplanmak istemiyor.
Ama şunu açık konuşalım: Bu savaş sadece askeri değil. Bu savaş enerji hatlarının, ekonomik dengelerin, iç siyasetin ve küresel güç mimarisinin savaşıdır.
NÜKLEER KORKU MU, GÜÇ GÖSTERİSİ Mİ?
İsrail açısından İran’ın nükleer kapasitesi “varoluşsal tehdit.” Bu yüzden “tehdit büyümeden vur” anlayışı devrede. İran açısından mesele ideolojik romantizm değil; çıplak bir güvenlik refleksi. Kuşatılmışlık psikolojisiyle ayakta kalma savaşı.
ABD ise klasik bir güç paradoksu yaşıyor: Savaşı büyütmek istemiyor ama zayıf görünmeyi de göze alamıyor. Ama mevcut ABD yönetimi de kendi ülkesinde tartışmalı durumda.
Peki sonuç?
Füzeler havada.
Diplomasi yerde.
ASIL CEPHE: HÜRMÜZ BOĞAZI
Bütün dünya İran ile İsrail’in füze menzilini tartışıyor.
Oysa asıl menzil Hürmüz Boğazı’dır.
Petrol geçiş hattı.
Küresel damar.
Orada yaşanacak bir aksama sadece bölgeyi değil, İstanbul’daki pazarı, Berlin’deki fabrikayı, Londra’daki borsayı sarsar. Enerji yükselir. Enflasyon artar. Faturayı halklar öder. Savaşın romantizmi ekranlarda olur. Bedeli ise markette.
İÇ SİYASETİN DIŞ POLİTİKAYA GÖLGESİ
Her savaşın bir “iç kamuoyu” ayağı vardır.
İsrail’de güvenlik söylemi siyaseti birleştirir.
İran’da dış tehdit algısı rejimi sertleştirir.
ABD’de ise savaşın maliyeti sandığa yansır.
Bu yüzden Orta Doğu’da hiçbir füze sadece dış politikayla açıklanamaz. Savaş bazen içeriyi toparlama aracıdır.
KONTROLLÜ TIRMANMA MASALI
Bugün en çok duyduğumuz ifade şu: “Kontrollü tırmanma.” Orta Doğu tarihinde “kontrollü” kelimesi fazla iyimserdir. Bir yanlış hesap, bir yanlış füze, bir yanlış istihbarat… Ve bölgesel yangın başlar.
Lübnan hattı devreye girerse, Körfez enerji tesisleri hedef olursa, mesele üç ülkeyle sınırlı kalmaz.
TÜRKİYE NEREDE DURMALI?
İşte asıl mesele burada. Türkiye, tarihsel refleksi olan bir devlettir. Ve bu refleksin adı bölgede asırlardır olan varlığı, sahip olduğu tarihsel sorumluluk ve miras ile Mustafa Kemal Atatürk’tür.
Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyeti kurarken dış politikanın temelini iki ilkeye dayandırdı: “Yurtta sulh, cihanda sulh.”
Bu söz romantik bir barış çağrısı değil; stratejik akıl manifestosudur. Atatürk şunu biliyordu: Coğrafya kader değildir ama akılsızlık kader olur.
Türkiye’nin mirası imparatorluk hafızasıdır.
Balkan’dan Kafkasya’ya, Orta Doğu’dan Akdeniz’e uzanan bir tarihsel deneyimdir.
Bugün Türkiye’nin yapması gereken şey taraf olmak değil; denge olmak. Duygusal refleks değil; stratejik akıl üretmektir.
Enerji krizi Türkiye’yi etkiler.
Suriye hattı dalgalanır.
Mülteci baskısı artabilir.
NATO dengeleri hassaslaşır. Bütün bunlar Türkiye’yi edilgen değil, dikkatli ve etkin kılar.
Ama bir şartla: Dış politika iç siyasetin oyuncağı yapılmazsa.
ASIL TEHLİKE
En büyük tehlike savaş değil; akıl kaybıdır.
Eğer bu kriz güç gösterisine indirgenirse,
Eğer diplomasi tamamen çökerse,
Eğer enerji hattı bilinçli bir baskı aracına dönüşürse, o zaman bu sadece Orta Doğu savaşı olmaz. Küresel bir ekonomik kırılma başlar.
Bugün Orta Doğu’da ateş var.
Ama Türkiye’nin geleneğinde yangına körükle gitmek yoktur. Bu topraklar, savaşın ne demek olduğunu bilen bir milletin toprağıdır. O yüzden Türkiye’nin sorumluluğu büyüktür. Taraf olmak kolaydır. Denge olmak zordur.
Ve zor olan, devlet ciddiyetidir.
Füzeler konuşabilir.
Ama akıl susmamalıdır.
Çünkü akıl susarsa,
Tarih “tekerrür” eder.