Eskiden “Yüzüme karşı söyle” diye bir söz vardı. Bu söz yalnızca bir meydan okuma değildi. Aynı zamanda insanın dürüstlüğünü, cesaretini ve samimiyetini ölçen ağır bir teraziydi. Çünkü birinin gözlerinin içine bakarak konuşmak, kelimelerin arkasına saklanmadan var olabilmek demekti. İnsan bazen diliyle başka şey söylerdi ama bakışları onu ele verirdi. Gözbebeklerindeki küçük bir titreme, yüzün kıyısına ilişen mahcup bir ifade, bastırılmış bir sevinç ya da gizlenemeyen bir kırgınlık çoğu zaman cümlelerden daha çok şey anlatırdı.
Bugün ise başımızı telefonlardan kaldırıp karşımızdakinin göz rengini bile fark edemez hale geldik.
Aynı masada oturuyoruz ama çoğu zaman aynı anda orada değiliz. Birimiz ekrana bakarken diğeri konuşuyor. Birimiz mesaj yazarken diğeri anlaşılmayı bekliyor. Sesler duyuluyor ama bakışlar birbirine değmiyor. Oysa gerçek iletişim, yalnızca kelimelerin karşılıklı gidip gelmesi değildir. Gerçek iletişim, iki insanın birbirinin varlığını gerçekten hissetmesidir.
Birbirimizin yüzüne bakmaktan kaçıyoruz.
Çünkü yüz yüze gelmek, bir anlamda maskesiz kalmaktır. Klavyenin güvenli mesafesine sığınmadan, emojilerin arkasına gizlenmeden, kısa cevaplarla konuyu geçiştirmeden “ben buradayım” diyebilmektir. Göz göze gelmek, bazen özrü daha sahici kılar. Bazen sevgiyi büyütür. Bazen de suskunluğun içindeki hakikati ortaya çıkarır.
Belki de bu yüzden zor geliyor artık.
Çünkü gözler, insanın kaçmak istediği her şeyi sessizce hatırlatır. Kırdığımız bir kalbi, ihmal ettiğimiz bir dostu, uzun zamandır aramadığımız bir büyüğümüzü, yüzüne bakmadan geçiştirdiğimiz bir çocuğu bazen tek bir bakışla hatırlarız. Bu yüzden ekrana sığınmak daha kolay gelir. Çünkü ekran susar, yüzleşmez, soru sormaz, kırgınlığını belli etmez. Ama insan öyle değildir. İnsan bakar, bekler, hisseder ve çoğu zaman söylemediğini de gözleriyle anlatır.
Dostluklar, hatıralar ve güven, bir ekranın soğuk ışığında değil, çoğu zaman bir çay masasında, karşılıklı oturulan sade bir anda filizlenir. Bir insanın yüzündeki çizgileri okumadan, sesindeki yorgunluğu fark etmeden, bakışındaki kırgınlığa ortak olmadan kurulan bağ eksik kalır. Böyle bağlar ilk rüzgârda savrulan ince bir kâğıt gibi dağılır.
Oysa insan, en çok görülmek ister.
Sadece bakılmak değil, gerçekten fark edilmek ister. Bir annenin evladına baktığı yerde, eski bir dostun yıllar sonra yüzünde aradığı izde, sevdiğimiz birinin gözlerinde bulduğumuz güven duygusunda hep aynı ihtiyaç vardır. İnsan, başka bir insanın bakışında kendine ait bir yer bulmak ister.
Ne var ki modern hayat bize hız kazandırırken dikkatimizi eksiltti. Daha çok konuşuyoruz ama daha az dinliyoruz. Daha çok mesajlaşıyoruz ama daha az anlaşıyoruz. Daha çok fotoğraf çekiyoruz ama daha az hatıra biriktiriyoruz. Kalabalıklar içindeyiz ama çoğu zaman birbirimize gerçekten temas etmiyoruz. Yan yana durmakla birlikte olmak arasındaki farkı unutuyoruz.
Yarın geç olmadan bunu yeniden hatırlamalıyız.
Hayat, biriktirdiğimiz dijital verilerden ibaret değil. Kaydettiğimiz fotoğraflar, gönderdiğimiz mesajlar, arşivlediğimiz anılar elbette kıymetlidir. Fakat hiçbir ekran, bir insanın yüzüne bıraktığımız gerçek bir tebessümün yerini tutamaz. Hiçbir bildirim sesi, içten bir “Nasılsın?” sorusunun sıcaklığını veremez.
Bir gün “Keşke daha çok baksaydım o güzel yüze” dememek için bugünden başlamalıyız. Konuşurken gözlerimizi kaçırmadan dinlemeyi, sevdiğimizi söylerken yüzüne bakmayı, kırıldığımızda susmak yerine insanca anlatmayı yeniden öğrenmeliyiz.
Çünkü samimiyet, mesafelerde değil, iki bakışın birbirine değdiği o derin yerde saklıdır.
Gelin, aramızdaki soğuk camları biraz olsun kaldıralım.
Yeniden yüz yüze gelelim. Yeniden gerçekten konuşalım. Yeniden birbirimizin gözlerinde insanlığımızı hatırlayalım.