GÜCÜN EL DEĞİŞTİREN HİKÂYESİ

Abone Ol

11. yüzyıl Avrupa’sında güç, toprağın kendisiydi. Toprağa sahip olan aristokrasi, kralla birlikte düzeni kurar; krallar ise bu hiyerarşiyi ilahi hak söylemiyle meşrulaştırırdı. Zincirin en altında serfler vardı: toprağa bağlı, üreten ama sahip olamayan insanlar. Güç yukarıda birikir, aşağıya sadece yük olarak inerdi.

Sonra bir çatlak oluştu. Bazı serfler toprağı terk etti. Kentlere gittiler, ticarete başladılar. Başlangıçta küçümsendiler; çünkü herkes gücün hâlâ toprakta olduğunu sanıyordu. Oysa görünmeyen bir şey birikiyordu: para. Parayı biriktiren yeni sınıfın adı burjuvaziydi.

Denge değişti. Krallar ordularını finanse etmek için bu yeni sınıfa ihtiyaç duymaya başladı. Aristokrasi eski ayrıcalıklarını korumakta zorlandı. Güç, ilk kez aşağıdan yukarı doğru hareket etti. Toprağın hükmü zayıflarken, sermayenin sesi yükseldi.

Tarihin sahnesi yeniden kuruldu. Burjuvazi, yanına karnı aç halkı ve hakkı yenmiş köylüyü alarak bağırdı: “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik!” Hedefteki “En güçlü” kraldı. Halk, kralı devirirse ekmek bulacağını sandı. Burjuvazi ise kralı devirirse limanları ve fabrikaları yönetebileceğini biliyordu.

Ve öyle de oldu. Kralın sarayının yerine fabrikanın bacası dikildi. Ama hikâye burada bitmedi. Fabrikanın kapısına kilidi vuran yeni güç, dün omuz omuza yürüdüğü halka döndü ve dedi ki: “Artık eşit değiliz.”
Dünün mağduru, o günün yeni patronu olmuştu. Güç el değiştirirken, vicdanın yerini mülkiyet hırsı aldı ve omuz omuza çarpışanların arasına devasa duvarlar örüldü. Emek ve Dayanışmanın Günü 1 Mayıs yeni geçerken bu duvarlar hala o kadar yüksek ve bu düzen o kadar sağır ki; aradan geçen yüzyıllara rağmen bugün bile maden işçileri, lüks bir talep için değil, sadece en temel hakları olan alacaklarını alabilmek için açlık grevi gibi büyük kararlar verebiliyor.

Yine tarih hızlanarak aynı hikâyeyi farklı biçimlerde anlatmaya devam ediyor. Sanayi sermayesi yerini finans kapitaline bıraktı. Fabrikaların yerini küresel şirketler, üretim bantlarının yerini veri akışları aldı. Ama öz değişmedi: Güç, el değiştirdi; fakat asla ortadan kaybolmadı.

Bugün yeni bir eşiğin içindeyiz. Artık toprağa değil, zamana; fabrikaya değil, veriye bağlıyız. Eskinin serfi toprağa zincirliyken, bugünün insanı görünmez bağlarla dijital platformlara bağlı. Üretiyoruz, paylaşıyoruz, tüketiyoruz… Ama çoğu zaman neyin karşılığında ne verdiğimizi tam olarak bilmiyoruz.

Dünün fabrikatörü işçiye eşit değiliz dediğinde yeni bir sınıf doğmuştu. Bugün de benzer bir ayrım sessizce büyüyor: veriyi üreten milyonlar ve o veriyi işleyip yöneten az sayıda güç odağı. Kullanıcı dediğimiz şey, belki de modern çağın en rafine emek biçimi.

İşin ironisi: Her yeni güç odağı, kendisini bir öncekine karşı “özgürlük” vaadiyle sahneye çıkarıyor. Ama iktidarın doğası değişmiyor; sadece dili inceliyor.

Bu yüzden sadece “Kim güçlü?” sorusu değil, “Güç nasıl kuruluyor, nasıl meşrulaştırılıyor ve kimler bunun dışında kalıyor?” soruları da önemli.

Tarih çoğu zaman benzer bir eğilim gösteriyor: Taht pek boş kalmaz, sadece el değiştiriyor. Gücü dönüştürenler ise bazen yeni bir yapının kurucusu oluyor. Sizce bugün de benzer bir döngünün içinde miyiz ve döngüden çıkabilecek miyiz?