GÜNÜNÜ BİLE DUYMAZDAN GELDİĞİMİZ GÜN!..

Abone Ol

Bazı günler vardır…
Takvimde yer alır ama hayatımızda yer bulamaz.
3 Mart da onlardan biri. Adı var… yankısı yok.
Oysa bu gün, sessizliğin içindeki en büyük çığlığı anlatır: Dünya İşitme Günü.
İnsan görmeden yaşayabilir…
Ama duymadan, eksik yaşar.
Çünkü ses sadece bir titreşim değildir.
Bir annenin “yavrum” deyişidir…
Bir dostun “yanındayım” fısıltısıdır…
Bir çocuğun ilk kelimesidir.
Ve biz… Bütün bunları kaybedebileceğimiz bir dünyada yaşıyoruz. Ama farkında değiliz.
Dünya Sağlık Örgütü’nün her yıl 3 Mart’ta altını çizdiği gerçek çok net: İşitme kaybı artık sadece yaşlıların sorunu değil.
Dünya genelinde 1,5 milyardan fazla insan bir şekilde işitme kaybı yaşıyor. Ve bu sayı her geçen gün artıyor.

Daha çarpıcı olan ne biliyor musun?
Yaklaşık 430 milyon insanın işitme kaybı, tedavi ve rehabilitasyon gerektirecek seviyede.
Ve bu insanların önemli bir kısmı henüz hayatın başında.
Çocuklara bakalım…
Dünya genelinde 34 milyon çocuk işitme kaybıyla büyüyor.
Bir düşün…Bir çocuk dünyaya geliyor ama annesinin sesini tam duyamıyor. Masal dinleyemiyor… Şarkı söyleyemiyor…Adı söylendiğinde dönüp bakamıyor. Bu sadece bir sağlık sorunu değil. Bu… bir hayatın eksik başlaması demek.
Üstelik bu vakaların %60’ı önlenebilir.
Yani biz birçok çocuğun sessizliğini engelleyebilirdik. Ama etmedik.
Gençler: En büyük risk grubunda onlar var.
Bugün dünyada 1 milyardan fazla genç,yüksek sesli müzik, kulaklık kullanımı ve gürültülü yaşam tarzı nedeniyle işitme kaybı riski altında.
Kulaklıklar: Sadece müzik taşımıyor artık.
Yavaş yavaş sessizliği de taşıyor.
Saatlerce yüksek sesle dinlenen müzik, fark edilmeden işitme hücrelerini öldürüyor. Ve bu kayıp… geri gelmiyor.
Yaşlılar: 65 yaş üstü bireylerin yaklaşık üçte biri işitme kaybı yaşıyor. Ama sorun sadece duyamamak değil.
İşitme kaybı; yalnızlık, depresyon ve hatta demans riskini artırıyor.
Yani duymamak… Sadece sesi değil, hayatı da azaltıyor.
Peki neden önemli bu gün?
Çünkü işitme kaybı çoğu zaman yavaş gelir.
Sessiz gelir. Fark edilmeden gelir.
İnsan önce televizyonun sesini açar… Sonra tekrar sorar… Sonra konuşmalardan kopar…
Ve en sonunda hayattan uzaklaşır. İşte bu yüzden erken teşhis hayati.
Oysa çok basit bir test bir hayatı değiştirebilir.
Türkiye’ye bakalım…
Bizde de durum farklı değil. Gürültü… şehirlerin fon müziği haline gelmiş durumda.
Trafik… inşaat… yüksek sesli eğlence…
Ve en tehlikelisi: Bilinçsizlik.
Kulak sağlığı, hâlâ en az önemsenen konulardan biri. Ama umut da var.
Manisa’da yapılan çalışmalar bunun en güzel örneklerinden biri.
İl Sağlık Müdürlüğü ve çeşitli kurumlar tarafından yürütülen farkındalık programları,
özellikle çocuklar ve gençler üzerinde yoğunlaşıyor.
Okullarda işitme taramaları yapılıyor. Aileler bilinçlendiriliyor.Erken teşhis için mobil sağlık hizmetleri devreye giriyor.
Bazı ilçelerde ücretsiz işitme testleri düzenleniyor. Engelli bireyler için destek programları geliştiriliyor.
Yani birileri bu sessizliği duymaya çalışıyor.
Ama yetmez. Daha fazlası yapılmalı.
Mesela… Okullarda “güvenli dinleme” eğitimi zorunlu hale getirilmeli.
Kulaklık kullanımına yönelik kamu spotları artırılmalı.
İşitme testleri, rutin sağlık kontrollerine dahil edilmeli.
Gürültü kirliliğiyle ilgili denetimler sıkılaştırılmalı.
İşitme cihazlarına erişim kolaylaştırılmalı.
Ve en önemlisi bu konu konuşulmalı.
Çünkü konuşulmayan her şey yavaş yavaş kaybolur.
Peki neden bu gün popüler değil?
Çünkü görünmüyor.
İşitme kaybı gözle görülmez.
Bir kol kırıldığında herkes fark eder.
Ama bir insan duymadığında çoğu zaman kimse anlamaz.
Ve biz görmediğimiz şeyi önemsemeyiz.
Bir diğer sebep? Gürültüye alıştık.
Sessizlik bizi rahatsız ediyor artık.
Kulaklık takmadan yürüyemiyoruz.
Sürekli bir ses olsun istiyoruz.
Ama fark etmiyoruz… O sesler, bir gün tamamen kaybolabilir.
3 Mart… Sadece bir farkındalık günü değil.
Bir uyarı.Bir hatırlatma.
Bir soru: Gerçekten duyuyor muyuz?
Yoksa sadece ses mi var etrafımızda?
Şimdi bir liste yapalım…
Hayatın içinden…
Duymak istediklerimiz: “Seni anlıyorum.”
“Yanındayım.” “Geçmiş olsun.” “Sen değerlisin.”
Bir çocuğun kahkahası,Denizin sesi, Rüzgârın uğultusu, Kalbin ritmi
Duymak istemediklerimiz:
“Duymuyor musun?” “Kaç kere söyleyeceğim?”
Gürültü… anlamsız, bitmeyen gürültü
Yalnızlık sessizliği,Cevapsız kalan sorular
Ve en acısı…
Bir gün hiçbirini duyamamak.
O yüzden bugün bir şey yap.
Kulaklığının sesini azalt. Bir işitme testi yaptır.
Bir çocuğun kulağını koru. Bir yaşlının sesini gerçekten dinle.
Çünkü mesele sadece duymak değil…
Anlamak.
Ve bazen en çok ihtiyacımız olan şey, birinin bizi gerçekten duymasıdır.
Bazı yazılar vardır yazılmaz aslında. İçinde birikir sonra taşar. Bu yazı da öyle.
Bir gün için yazılmadı bu satırlar. Bir eksiklik için yazıldı. Bir boşluk için. Bir suskunluk için.
Ben; Serdar Karlıova bu yazıyı duymayan kulaklara kar suyu kaçırmak için yazıyorum. Kar suyu soğuktur. Sarsar. İnsanı kendine getirir. Ben de bu yazıyla tam olarak bunu yapmak istiyorum.

Çünkü biz çok alıştık. Duymamaya.
Görmezden gelmeye. “Bana bir şey olmaz” demeye. Ama oluyor. Sessizce oluyor.
İzmir’de Bodrum’da gençler… Kulaklık takılı. Herkes kendi dünyasında.
Kimse farkında değil.
Yan masada bir yaşlı amca garsona sesleniyor: “Evladım…” Garson duymuyor.
Amca tekrar söylüyor. Bir daha…Bir daha…
Sonra vazgeçiyor.
İşte o an bir insan hayattan bir adım daha geri çekiliyor.
Ama biz kahvemizi içmeye devam ediyoruz.
Ben bu sahneleri çok gördüm.
Bir hastanede bir annenin çocuğuna bakışını gördüm.
Doktor konuşuyordu. Anne dinliyordu ama aslında duymuyordu. Çünkü teşhis:
Çocuğu bir daha hiç duymayacaktı.
O an dünyanın en büyük sessizliği oradaydı.
Ne bağırış vardı, ne ağlama…
Sadece bir boşluk.
İşte ben o boşluğu unutamadım.

Bu yüzden yazıyorum. İnadına yazıyorum.
Kimse konuşmuyorsa ben konuşurum dedim. Kimse yazmıyorsa ben yazarım dedim.
Çünkü bazı konular vardır popüler olmadığı için değil, acı olduğu için konuşulmaz.
Ve işitme kaybı tam da böyle bir konu.
Farkındalık sadece kurumlarla olmaz. Toplumun kendisiyle olur. Ve toplum henüz duymuyor.

Ben bu yazıyı yazarken şunu çok iyi biliyorum ki: Birçok kişi okuyacak, geçecek ve unutacak...
“Güzel yazmış” diyecek belki.
Ama mesele güzel yazmak değil.
Meselebir şeyleri değiştirmek.
Ortada bir yara yok. Bir kan yok. Sadece eksik bir ses var.
Ve biz eksikliği görmeyiz.
Ancak tamamen kaybedince anlarız.

Ben de bu yüzdenbu yazıyı bir çığlık gibi yazıyorum. Sessiz bir çığlık. Belki biri duyar diye.
Belki bir anne çocuğunu erken götürür teste.
Belki bir genç kulaklığının sesini kısar.
Mesele küçük değil. Dünya Sağlık Örgütü söylüyor: Gelecekte her 4 kişiden 1’i
işitme kaybı yaşayacak.
Yani… Bu yazıyı okuyan dört kişiden biri.
Belki de sen.
Ben korkutmak için yazmıyorum.
Uyandırmak için yazıyorum.
Çünkü uyanmak bazen acıtır.
Bir gün gelip keşke dememek için
İnadım bu yüzden. Bir kez daha soruyorum: Gerçekten duyuyor muyuz?