İzmir’de bazı şeyler artık tesadüf değil. Bazı ihmaller hata değil. Bazı suskunluklar bilgisizlik değil. Hepsi bir zincirin halkası gibi.
Bugün Tepecik’te “gasilhane” diye bildiğimiz taş yapının aslında bir “tebhirhane”, yani salgın dönemlerinde dezenfeksiyon ve kamu sağlığı merkezi olduğunu sanki yeni öğreniyoruz ya da bilmemezlikten geliyoruz. Kolera, tifüs, çiçek, veba…
Ve buranın sebeb-i inşası: frengi!
Bu şehir ölümle mücadele ederken orası bir temizlik ve hayatta kalma mekânıydı. Sonra ne oldu? Mezarlıklar hizmetine evrildi. Sonra bir sabah uyandık, “vakıf tescili” tartışması.
Bir yapı el değiştirirken, aslında hafıza el değiştirir.
Bugün “gasilhane” denen yere Vakıflar’ın el koyması sıradan bir tapu meselesi değildir. Bu bir emsal meselesidir. Eğer bu kapı açılırsa yarın “Sağlık Bakanlığı da tıpkı 2014’te olduğu gibi mesela Eşrefpaşa Hastanesi’nin “tapusuna” göz koyar mı? O bölgede, çok ünlü bir AKP’linin “müteahhitlik hayallerini” 2011’den beri dillendirenler kimlerdi?
Tepecik hattını düşünün:
Genelev… Zührevi Hastalıklar Hastanesi… Tebhirhane… Sonraları da Gasilhane…
Bugün Tepecik Gasilhanesi olarak bilinen yapının "belediye mülkü ve kamu sağlığı alanı" olduğunun en büyük kanıtı 1931 tarihli belediye bütçe ve kadro kayıtlarıdır. İzmir Belediyesi’nin 1931 yılı raporlarında ve personel cetvellerinde, bu yapıda görevli "Tebhirci" (dezenfeksiyon görevlisi) ve "Kolbaşı" kadroları resmen yer almaktadır. 1931 kayıtları, yapının o dönemde sadece bir yıkama alanı değil, limandan gelenlerin veya salgın hastalık şüphesi taşıyanların kıyafetlerinin yüksek basınçlı buhar makinelerinde (etüv cihazları) dezenfekte edildiği bir "Sağlık İstasyonu" olduğunu belgeler. 1930’lu yılların belediye bütçesinde buranın kömür, su ve ilaç giderleri kalem kalem işlenmiştir.
Yani yapı, yaklaşık 100 yıl önce bile bir "vakıf hayratı" değil, bizzat belediyenin işlettiği bir fen ve sağlık birimidir.
Ama 12 Aralık 2024’te bir sabah uyanıyoruz ki “Bayezid Baba Vakfı” adına tescil edilmiş. Neden, nasıl olur?
Çünkü belediyenin "liyakatli" kadroları, arşivin tozunu yutup hakkını savunmak yerine uyumuş!
Ya da… Uyumamış da “seyretmiş” ikballeri için, öyle ya CHP’li belediyelerin “başına gelen” İzmir’in de başına gelse ne olur? Bugün susan “şube müdürleri” belki de “daire başkanı” olur…
Demedi demeyin, örnekler o kadar çok ki? Ama bunun “sergisi” ya da “söyleşisi” yapılmaz zira “para da getirmez!
Meslek Fabrikası: Bir "Emval-i Metruke" Masalı mı, İhanet mi?
1908’de kurulan Tuzakoğlu Un Fabrikası. Sonra farklı kamu kullanımları. DGM dönemi. 2016’da restore edilip “Meslek Fabrikası” olarak açılış.
Peki ya tapu?
Peki ya emlak-ı metruke meselesi?
1922 sonrası sahipleri ortada olmayan Rum ve Ermeni taşınmazlarının bir kısmı Vakıflara devredildi, evet. Ama bu bina için “Cumhuriyet Hükümeti kararı ve Mustafa Kemal imzasıyla” İzmir Belediyesi’ne satış gerçeği neden yıllarca güçlü bir hukuk ve arşiv çalışmasıyla tahkim edilmedi?
Çünkü liyakat yoktu.
Hele 2024 seçimlerinden sonra, “iki taraflı” oldukları su götürmez gerçek olan bazı “belediye yöneticileri” maksatlı “sustu”!
Kendi ikbalini AKP yönetimindeki üniversitelerde, “yeteneklerini de” AKP’li müteahhitlerde arayan bazı riyakarlardır bugünün sebebi.
CHP “hafızasını reddetmeseydi” bugünler yaşanır mıydı İzmir’de?
Yıllar boyunca belediye içinde şuurlu, sistemli, kent hafızasını koruyan ekip harcandı. Yerine “iki taraflılar” ikame edildi. Arşivler incelenmedi. Eski yazı deşifreler yarım bırakıldı, saçma sapan şovlarla Kent Hafızası “Apikam”, sergi ve koleksiyoncuların çiftliği haline getirildi. Apikam gibi kurumların gerçek sorumluluğu törpülendi. Kent belleği “yönetimin şahsi çevresinin mugalatalarıyla kel alaka sergiler” seviyesine indirildi. Oysa kent tarihi romantik bir uğraş değil; kent aidiyeti ve kent mülkiyetinin savunmasının temelidir.
Öte yandan öngörü de olmayınca tapular sağlamlaştırılmadı. Stratejik savunma hazırlanmadı.
“Mış gibi” açıklamalarla, yuvarlak cümlelerle, basın bültenleriyle mesele geçiştiriliyor.
“Müdahale ettik.”
“Takip ediyoruz.”
“Süreci izliyoruz.”
“Karşı çıkıyoruz.”
“İzmir’in mallarına çökemezler.”
“Çökmek” ne demek? Devlet kendine aite “çöker mi”?
Ama niyet neyse akıbet de odur. Ve İzmir’in akıbeti Özgür Özel, Cemil Tugay ekipleriyle şekillenmiştir!
Süreç izlenmez, yönetilir de nerede liyakat, donanım, bilgi, inanç, kent aidiyeti ve vicdan? Vicdanların “cüzdana” döndürüldüğü alemde, ben ve benim gibiler “konuşsak tesiri yok, sussak gönüllerimiz razı değil.”
İzmir’in 1984 öncesi belediye başkanlarına dönüp baktığımızda bilgi, kültür ve kent aidiyeti açısından zayıf bir tablo görüyoruz. O dönemlerin eksikliği bugün karşımıza tapu ve mülkiyet krizleri olarak çıkıyor işte.
Kim bilir sırada daha neler var?
Bugüne gelirsek…
Cemil Tugay’ın İzmir aidiyeti ve kent tarihi bilinci, kendinden önceki büyükşehir belediye başkanlarının bile gerisinde bir izlenim veriyor. “Bilenlere” değil, kendisine “biat edenlere” önem veriyor. Diyalog, iletişimi demokratik yaklaşımı yok. Nepotizm ısrarı sır değil. Kent politikası yerine slogan siyaseti tercih ediliyor. Hemen her kent sorunu “geçiştirilme” eğiliminde.
Eş dost, genel başkan dayatmalı, okul arkadaşı, kumbara medyalı belediyecilik olur mu? Olur da sonuç da böyle olur. Sen memurunu da “il başkanı” yaptırırsan, seninle bu kent de her türlü hafıza ve itibarını kaybeder!
Belediye başkanı iletişime açık olur. Eleştiriye açık olur. Sohbete açık olur. Ama “sadece ben bilirim” anlayışı, kentin hafızasını tehdit eder. Kibir, belediyeciliğin en büyük sabotajıdır. Eğer bugün “Gasilhane’de” sessiz kalınırsa, yarın “Eşrefpaşa’da” konuşacak zemin kalmayabilir. Eğer bugün Meslek Fabrikası’nın hukuku, güçlü savunulmazsa, yarın başka yapılar için de “geç kalındı” denir.
Kent, sloganla korunmaz.
Kent, bilgiyle korunur. Kent, aidiyetle korunur. Kent, cesaretle korunur.
Ve İzmir artık “mış gibi” yapanları değil, gerçekten bilenleri ve mücadele edenleri görmek istiyor.
İzmir, sadece denizden ibaret değil. Bu şehir bir arşivdir. Bir mücadele hafızasıdır. Bir kamu sağlığı tarihidir. Bir Cumhuriyet iradesidir.
Ve o hafıza korunmazsa, bir gün elimizde sadece boş sloganlar kalır.
İzmir uyanmalı. Çünkü oyun büyük. Görünen değil, görünenin ardıdır gerçek olan.
Ve “mış gibi” yapanlar her zaman en tehlikelilerdir!