Kaç çocuk yapmalı?

Abone Ol

Son yıllarda dünya liderlerinin koro halinde yükselen bir çağrısı var: "Daha fazla çocuk yapın." Rusya’dan Macaristan’a, Güney Kore’den Türkiye’ye kadar uzanan bu talep; azalan doğurganlık hızını, çöken emeklilik sistemlerini ve daralan iş gücünü kurtaracak sihirli bir değnek gibi sunuluyor. Ancak bu büyük tablonun içinde, en temel soruyu sormayı unutuyoruz: Çocuk, bir sistemin bekası için üretilmesi gereken bir "adet" midir, yoksa başlı başına bir özne, bir hayat ve bir hakikat mi?

Ekonomistler nüfus piramitlerine bakıp "Eyvah, yaşlanıyoruz" diye alarm verirken, aynı ekonomi sayfalarının bir diğer köşesinde yapay zekanın ve robot teknolojisinin milyonlarca işi elimizden alacağı yazıyor. İşte paradoks tam burada başlıyor. Eğer üretim ve güvenlik artık insan kas gücüne değil, algoritmalara ve dronlara emanet edilecekse; devletlerin ısrarla "taze kan" istemesi bir çelişki değil mi?

Eğer mesele sadece sosyal güvenlik sistemini finanse etmekse, çözüm daha fazla çocuk yapmak değil; teknolojiden, otomasyondan ve sermayeden alınan verginin adil dağıtılmasıdır. İnsanı bir vergi ödeme birimi veya yaşlı bakım personeli olarak gören bu enstrümantal bakış açısı, modern insanın ruhunda karşılık bulmuyor.

Genç kuşakların çocuk sahibi olma konusundaki tereddüdü, sadece ekonomik bir krizin değil, derin bir etik ve sosyolojik sorgulamanın sonucudur. Bugünün gençleri, içine doğdukları belirsizliği, iklim krizini, kutuplaşmış dünyayı süzgeçten geçiriyor. Ve sadece soyut riskleri değil, somut acıları da görüyor. Şanlıurfa ve Maraş’ta yaşanan, okullarda çocukların hayatını kaybettiği trajediler; bir çocuğu bu dünyaya getirmenin sadece bir nüfus politikası değil, aynı zamanda derin bir güvenlik ve gelecek meselesi olduğunu hatırlatıyor.

İnsanca yaşamak sadece biyolojik bir varoluş değil, onurlu bir gelecek hayal edebilmektir. Barınma sorununun bir krize dönüştüğü, metrekarelerin küçüldüğü ve geleceğin bir sis perdesiyle örtüldüğü bir dünyada; bir canlıyı bu belirsizliğe ortak etmek, gençler için bir vatan borcu değil, ağır bir vicdani sorumluluktur.

Çocuk, bizlerin yaşlılığında daha konforlu yaşaması, sistemin çarklarının dönmesi veya milli güç istatistiklerinin kabarması için hesaba konu edilecek bir rakam değildir. O, kendi hayalleri, kendi iradesi ve kendi kaderi olan bir bireydir. Onu bir adet olarak gören anlayış, insanın özgünlüğünü ve onurunu nesneleştirmektedir.

Gerçek bir demografik başarı, kadın başına düşen çocuk sayısını 2,1’e çekmek değil; doğan her çocuğa adil, huzurlu ve yaratıcılığını sergileyebileceği bir dünya sunabilmektir. Devletlerin görevi sayı talep etmek değil, insanların korkusuzca ve isteyerek hayat verebileceği o insani ortamı inşa etmektir.

Sonuç olarak; robotların iş yaptığı, yapay zekanın düşündüğü bir çağda insanlığın en büyük lüksü ve ihtiyacı sayıca çoğalmak değil, nitelikçe derinleşmek olmalıdır. Çocuk bir sigorta poliçesi değil, geleceğe bırakılan en saf umuttur. Ve umut, talimatla değil, güvenle yeşerir.