Gazeteci ve akademisyen Halit Kakınç, yeni romanı 'Çerkes Aşkı'nda; Elbruz ve Blena'nın 1860'lı yıllarda Çerkesya'da başlayıp günümüz İstanbulu'nda devam eden aşkını anlatıyor. Ancak kitap sadece bir aşk romanı değil. 'Çerkes Aşkı, Çarlık Rusyası'nın acımasız savaş ve katliamlarına hedef olup anayurtlarından Türkiye'ye sürülen Çerkeslerin yaşadığı büyük acıyı da gündeme taşıyor.
Romanın iki özelliği var
Kakınç'a göre romanın iki önemli özelliği var: "Birincisi, Çerkeslerle ilgili toplumsal belleğimizi mümkün olabildiğince objektif verilerle doldurmayı amaçlaması. Çerkesler 150 yıldır, bu ülkenin çok önemli parçalarından biri. Bu ülkeye hizmetleri, işbirliği-iş bölümü alanlarındaki katkıları tartışılmaz düzeyde. Türkiye'nin kültürel yapısının en temel renklerinden birini oluşturuyorlar. Bu topraklarda üç milyon Çerkes yaşıyor. Ayrıca iki milyon kadar kişinin de annesi, babası ya da karısı Çerkes. Bu, Çerkesya'da yaşayanların sayısından çok daha fazla. Aslında yeni Çerkesya artık burası. 'Çerkes Aşkı', bu halkın acılar ve sıkıntılarla dolu 150 yıllık yakın geçmişlerini, tamamen tarafsız bir şekilde mercek altına yatıran bir çalışma.
İkinci özelliği, metafizik konularla ilgili dillendirilmeyen bir hipotezi dile getirmesi. 'Çerkes Aşkı'nda ruhçuluk, yeniden dünyaya geliş, parapsikoloji, beş duyu ötesi algılama ve uçan daire gözlemleri gibi konuları bilimsel bir çerçevede değerlendirmeye çalıştım. Ünlü Sloven yazar ve yönetmen Zarko Petan'ın güzel bir sözü vardır: 'Tarihçiler geçmişi, ideologlar da geleceği çarpıtırlar.' Bu kitap, tarihçi ve ideologların peşin hükümlerinden kaçınan bir aşk romanı."
Bir buçuk milyon Çerkes can verdi
Çerkez göçü, romanın önemli unsurlarından biri. Kakınç, 'soykırım' adını verdiği göçü şöyle anlatıyor: "1860'larda başlayan bu göçte Ruslar, Çerkezleri Osmanlı İmparatorluğu'na sürüyor. Yaklaşık bir buçuk milyon insan bu göç sırasında can veriyor. Çerkeslerin yaşadığı dramda Çarlık Rusyası'nın büyük payı var. Bu, bir soykırım. Bu romanda yer verdiğim Kafkas tarihiyle ilgili konulara, kronolojik bir şekilde yer veren başka eser yok"
Romanın temelinde yaşadıkları acılar var
Romanın temelinde, Çarlık Rusyası döneminde Çerkeslerin yaşadığı acılar yer alıyor: "Kitapta Çerkeslerin bilinen ama hiç yazılmamış Fransa ziyaretleri var. Çerkes heyetler İngiltere'ye gidiyorlar. Londra başta olmak üzere birçok şehirde, büyük bir şenlikle karşılanıyorlar. Çünkü karşılarında kafalarında kalpak, bellerinde kılıç, ayaklarında çizme olan, sakallı, bıyıklı insanlar var. Mitingler yapılıyor, bütün bunların hepsinin arşivlerini 1860'lı yılların gazetelerinden, İngiltere'den getirttim. Onlar ilk defa kullanıldı.
Parçalanma döneminde Osmanlı çok zayıflamıştı. Aslında Çerkeslere bayılmasa da Ruslara karşı bir tampon vazifesi gördükleri için kıymet verildi ama yardım edilmedi. Zorunlu göçle Osmanlı'ya geldiklerinde Anadolu insanı ekmeğini bölüp paylaştı. Ama bir sürü insan da Çerkes kızlarını kaçırıp köle pazarlarında sattı. Paşalar ve şehzadeler beş kadınla evleniyor; bakıyorsunuz beşi de Kafkasyalı."
Çerkes Ethem İnönü'yü alt etseydi ne olurdu?
Türkiye'de Çerkes Ethem olayından sonra Çerkesler hep ikinci plana atıldı. İstiklal Savaşı'na bilfiil katılmışlardı, Mustafa Kemal'in yakın çevresinin çoğu Çerkesti ama bu durum değişmedi. Herkeste 'Çerkes Ethem haindi, sen de hainsin' algısı oluştu. Örneğin şöyle bir soru ilk defa soruluyor kitapta: "Eğer Çerkes Ethem İnönü'yü alt etseydi, şu anki Türkiye'nin çizgisi farklı olur muydu?" Bu konuları ele alış biçimime bakıp İnönü'ye karşı olduğumu düşünenler olabilir. Ama bunlar tarihi gerçek. İnönü kıskanç ve ihtiraslı bir siyasetçiydi. Başarılıydı ama kötü bir birinci adam oldu. O dönem bize 300 Azeri sığınıyor, İnönü iade edilmelerine karar veriyor. Sınırı geçtikleri anda Ruslar idam ediyor hepsini. İnönü böyle bir adam...
Eşim safkan Çerkes
Ben Çerkes değilim. Babam İzmirli, annem Trabzonlu. Ancak 27 yıllık eşim safkan Çerkes. Soykırım yüzünden kaçmış bir ailenin damadıyım. Dolayısıyla Çerkes geleneklerini ve acılarını iyi biliyorum. Kimlikle derdimiz hiç bitmiyor. Bence bu, çokuluslu devletlerin ve imparatorlukların yıkılmasının ardından yaşanan bir problem. Bu yıkılmalar bir tür travma bırakmış. Bu travma yüzünden "Herkes illa Türk olmalı" derdindeyiz. Başka dil konuşarak doğmuş birine "Türksün" diye ısrar etmenin ne anlamı var?