“Okuyucuma bir başlangıç notu: Bu satırları bir yayınım sırasında, bir eski gazete haberinden sonra kaleme almaya çalıştım. O gazete haberinde, 1942’de Millî Eğitim Bakanlığı’nın bir karar aldığı; karara göre de uygunsa okulların bahçelerinde “patates, fasulye ve yer elması yetiştirilmesi” talimatı vardı. Konuşurken çok heyecanlandım. 1973 Eylül’ünde okula başladığım, birinci sınıfta, öğretmenim ve arkadaşlarımla sınıfta “turşu kurduğumuz” geldi. Pamuk içinde fasulye yetiştirdiğimiz geldi. Ve bir yürek ağırsıyla “bugünü” getirdim aklıma… Ülküsüz, hedefsiz, bilgisiz, mantıksız, vicdansız, merhametsiz, ufuksuz yetişen, yetiştirilen çocuklarımız geldi aklıma… Ve ey okuyucum, zengin de olabilirsin fakir de Türk de olabilirsin Kürt de Alevi de olabilirsin, Sünni de… Peki “dünü hatırlayıp, dünden ders çıkarmadan nasıl başa çıkacaksın bu vahşi dünyayla? Daha fakir, yoksul, umuda daha çok ihtiyacımız olduğu zamanlarda “var olan” ama bugün olmayanları nasıl yeniden hayatımıza geçireceğiz? Televizyonu, interneti, cep telefonlarını daha ne kadar çocuklarımızın geleceğine tercih edeceğiz? Ne zaman kurtaracağız kendimizi hem riyakâr hem kibirli ses ve görüntülerin etkisinden? İşte ben de kendimce, her türlü “taraftan azade” ve sadece “fakir kimliğimle” vicdan ve hafızamla kaleme aldım bu yazıyı. Dilerim okunur ve düşünce deryasına girilir. Yanlış varsa af fola…”
Cumhuriyet’i kuran kadrolar sıradan bir kuşak değildi.
Onlar sadece bir imparatorluğun çöküşünü görmüş insanlar değildi; aynı zamanda kapitülasyonların nasıl bir ekonomik esarete dönüştüğünü bizzat yaşamış bir nesildi.
Osmanlı’nın son yüzyılında limanlar yabancıların, demiryolları yabancıların, bankalar yabancıların, hatta bazı şehirlerde ticaret hayatı bile yabancıların elindeydi. Gümrükler üzerinde söz hakkı yoktu, sanayi yok denecek kadar azdı.
Bu yüzden Cumhuriyet kurulduğunda Mustafa Kemal ve arkadaşlarının aklındaki soru çok netti:
“Bir ülke, ekonomisi başkalarının elindeyken gerçekten bağımsız olabilir mi?”
İşte bu yüzden Cumhuriyet’in ilk yıllarında “yerli malı” meselesi basit bir tüketim tercihi değildi.
Bir milli politika haline getirildi.
İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararlar, kurulan fabrikalar, açılan sanayi tesisleri, “Yerli malı yurdun malı herkes onu kullanmalı” sloganları…
Bunların hepsi bir ekonomik bilinç inşasının parçalarıydı.
Çünkü Cumhuriyet’in kurucu aklı şunu çok iyi biliyordu:
Bir millet “üretmeden bağımsız yaşayamaz!”
Üretemeyen millet, bir süre sonra “başkalarının pazarı” haline gelir.
Geldi de…
Bugün ise garip bir tabloyla karşı karşıyayız.
Türkiye, neredeyse her şeyi ithal eden bir ülke haline geldi.
Tarım ürününden teknolojiye, ham maddeden ara mala kadar…
Üretim yerine ithalatın kolaylığına alışmış bir ekonomik düzen kurulmuş durumda.
Daha acısı ise şu: Bir zamanlar kendi kendine yetebilen tarım ülkesi olan Türkiye, bugün “buğdayı bile dışarıdan alır hale geldi.” Şeker fabrikalarıyla övünen Türkiye, fabrikalarını bir bir kaybetti!
Bu tablo sadece ekonomik bir tercih değil; aynı zamanda “stratejik bir kırılganlık” demektir.
Çünkü dünya artık eski dünya değil.
Bugün ABD, İsrail ve İran arasında tırmanan savaşın gölgesinde yeni bir küresel kriz konuşuluyor. Ortadoğu’da her savaşın ilk etkilediği alan bellidir:
Enerji.
Ticaret yolları.
Tedarik zincirleri.
Petrol fiyatları yükselir.
Nakliye pahalanır.
Bazı ürünlere ulaşmak zorlaşır.
Ve o zaman gerçek ortaya çıkar: “Üretmeyen ülkeler krizi daha ağır yaşar!”
Çünkü ithalata dayalı ekonomi, küresel krizlerde en “hassas” ekonomidir.
Bugün dünya yeni bir ekonomik daralmaya doğru sürüklenirken Türkiye’nin hâlâ ithalat bağımlısı bir ekonomiyle yol almaya çalışması, en hafif tabirle büyük bir risk demektir.
Cumhuriyet’in kurucu kadroları kapitülasyonların ne demek olduğunu yaşayarak öğrenmişti. O yüzden yerli üretimi bir tercih değil, bağımsızlığın şartı olarak görmüşlerdi.
Bugün ise sanki tarihin o acı dersleri unutulmuş gibi davranılıyor.
Oysa tarih bize hep aynı şeyi söyler:
Bir ülke üretmezse, tarımını korumazsa, betonu toprağa tercih ederse, sanayisini geliştirmezse, kendi kendine yetemezse…
Bağımsızlığı da bir gün kâğıt üzerinde kalabilir.
Şimdi sorulması gereken soru şudur:
Dünya yeniden krizlere sürüklenirken Türkiye üretmeden, ithalatla yaşayabileceğini gerçekten mi düşünüyor?
Eğer düşünüyorsa, tarih bir gün yine acı bir ders vermekten çekinmez. Çünkü ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlık uzun süre ayakta kalamaz. Cumhuriyet’i kuran nesil bunu biliyordu.
Asıl mesele şu yine:
Biz hâlâ hatırlıyor muyuz?