2 Nisan. Takvimde adı uzun, vicdanı kısa günlerden biri: Dünya Otizm Farkındalık Günü
Sabah uyanıyoruz, sosyal medya maviye boyanmış. Kurumlar logolarını değiştirmiş. Birkaç cümle: “Farkındayız.”
Akşam oluyor, ışıklar sönüyor. Farkındalık da birlikte kapanıyor.
Çünkü biz fark etmeyi seviyoruz, anlamayı değil.
Bu ülkede –hatta dünyada– “farkındalık” kelimesi kadar hızlı tüketilen başka bir şey yok. Bir günlüğüne hassas, bir günlüğüne duyarlı, bir günlüğüne vicdanlı oluyoruz. Ertesi gün hayat kaldığı yerden devam: Aynı önyargılar, aynı dışlamalar, aynı “normal” takıntısı.
Otizm dediğimiz şey, hâlâ çoğu insan için ya bir etiket ya da yanlış bir merak konusu.
“Zeki mi oluyorlar?”
“Dahi mi hepsi?”
“İyileşir mi?”
Bakın, en başta şu soruyu sormayan bir toplumuz: “Biz neyi yanlış yapıyoruz?”
Çünkü mesele onların farklılığı değil, bizim tahammülsüzlüğümüz.
Toplum olarak çok tuhaf bir standardımız var. Herkes aynı hızda konuşmalı, aynı şekilde öğrenmeli, aynı gibi davranmalı. Farklılık dediğimiz şeyi ya romantize ediyoruz ya da dışlıyoruz. Ortası yok.
Otizmli bir çocuk sınıfta biraz farklı davrandığında sistem hemen devreye giriyor: “Uyum sağlayamıyor.”
Peki sistem kime uyum sağlıyor?
Bir çocuğun dünyayı algılama biçimi bizim kalıplarımıza uymuyor diye, o çocuk mu sorunlu oluyor? Yoksa bizim kalıplarımız mı?
Ama bu sorular zor.
Zor sorular sormaktansa mavi ışık yakmak daha kolay.
Kurumsal dünyaya bakalım biraz da.
Bugün herkes mesaj yayınlıyor. “Yanınızdayız.”
Peki yarın?
İşe alımda kaç otizmli bireye yer açılıyor?
Eğitimde kaç okul gerçekten kapsayıcı?
Şehirler ne kadar erişilebilir?
Bu reklam filmi olmaz.
Bu “hikâye” satmaz.
O yüzden en kolayı: logo mavi, paylaşım hazır.
Bir de şu var: “farkındalık” kelimesinin arkasına saklanma konforu.
Farkındayız demek, sorumluluk aldık demek değildir.
Bilmek, değiştirmek değildir.
Herkes biliyor artık.
Ama kimse gerçekten değiştirmiyor.
İşin daha ironik tarafı şu: Biz hâlâ “normal” kavramına tutunmuş durumdayız. Oysa normal dediğimiz şey, çoğunluğun alışkanlığıdır sadece. Bilimsel bir gerçek değil.
Otizm spektrum dediğimiz şey zaten bize şunu söylüyor: İnsan tek tip değildir.
Ama biz hâlâ tek tip insan üretmeye çalışan bir sistemin içindeyiz.
Okulda, işte, sokakta…
Herkes aynı olsun istiyoruz.
Aynı düşünsün, aynı tepki versin, aynı hızda yaşasın.
Sonra da farklı olanı “anlamaya çalışıyoruz.”
Hayır.
Anlamaya çalışmıyoruz.
Uyum sağlamasını bekliyoruz.
Bugün 2 Nisan.
Bugün herkes bir şey paylaşacak.
Yarın bir çocuk sınıfta yüksek sesle konuştuğu için uyarılacak.
Bir genç iş görüşmesinde “uygun profil değil” diye elenecek.
Bir aile toplum içinde yine yalnız hissedecek.
Ama biz farkında olacağız.
Ne güzel.
Bir de şu “ilham hikâyeleri” meselesi var.
Otizmli bir birey bir şey başardığında hemen manşet:
“Engelleri aştı!”
Belki de o kişi hiçbir engeli aşmadı.
Belki de biz onun önüne engel koyduk.
Sonra da kaldırınca alkışladık.
Kendi yarattığımız problemi çözünce kahraman oluyoruz.
Bu da ayrı bir ironi.
Aslında mesele çok basit ama kabul etmesi zor:
Otizm bir “sorun” değil.
Ama toplumun yaklaşımı ciddi bir sorun.
Ve bu sorun bir günde çözülmez.
Bir hashtag ile hiç çözülmez.
Gerçek değişim sıkıcıdır.
Zordur.
Görünmezdir.
Ama kalıcıdır.
Bugün mavi ışık yakmak kolay.
Yarın o ışığı söndürmeden yaşamak zor.
İşte mesele tam burada başlıyor.
Eğer gerçekten bir şey yapmak istiyorsak,
2 Nisan’ı bir “gün” olmaktan çıkarmamız gerekiyor.
Çünkü bazı hayatlar takvimle yaşamıyor.
Ve bazı insanlar sadece bugün değil,
her gün anlaşılmayı bekliyor.
Çünkü; Farkındalık, paylaşımla değil, davranışla ölçülür.
Gerisi…
Sadece iyi niyetli bir dekor...
Görünmeyen Duvarlar
Toplum olarak bazen en büyük hatayı, iyi niyetli olduğumuzu düşünürken yapıyoruz. Kapılarımız açık zannediyoruz ama bazı çocuklar için o kapılar hiç var olmamış gibi… Özellikle otizmli çocuklar söz konusu olduğunda, görünmeyen ama son derece güçlü duvarlar örüyoruz.
Geçtiğimiz günlerde yapılan bir araştırma, aslında uzun zamandır hissedilen ama yüksek sesle konuşulmayan bir gerçeği ortaya koydu: Otizmli çocuklar, sistematik olmasa bile fiilen dışlanıyor. Ve bu dışlanma, onları yalnızlaştırıyor.
Birçok ebeveynin anlattıkları birbirine çok benzer. Çocuklarının bir dans kursuna, spor kulübüne ya da sanat atölyesine katılmak istediğini ama “uygun değil” denilerek geri çevrildiğini söylüyorlar.
Bu “uygun değil” ifadesi, çoğu zaman nazik bir reddediş gibi görünse de, aslında bir çocuğun dünyasında derin bir kırılma yaratıyor.
Araştırmaya katılan ailelerin yarısından fazlası, çocuklarının sırf otizm tanısı nedeniyle bir aktiviteden geri çevrildiğini ifade ediyor. Bu sadece bir istatistik değil… Bu, yüzlerce çocuğun kalbinde oluşan bir yalnızlık duygusunun sayıya dökülmüş hali.
Daha da çarpıcı olan ise şu: Aynı araştırmada ailelerin %70’inden fazlası, çocuklarının bir yeteneği ya da hobisi olduğunu söylüyor. Yani mesele “yapamazlar” değil… Mesele “yapmalarına izin verilmiyor” olması.
Düşünsenize… İçinde müzik olan bir çocuk var ama sahneye çıkamıyor. Koşmayı seven bir çocuk var ama sahaya kabul edilmiyor. Resim yapmak isteyen bir çocuk var ama atölyeye alınmıyor. Bu sadece bir etkinliğe katılamamak değil; bu, kendini ifade etme hakkının elinden alınmasıdır.
Oysa biz biliyoruz ki; her çocuk bir dünyadır. Ve bazı dünyalar, diğerlerinden sadece biraz daha farklıdır. Ama farklı olmak, eksik olmak değildir.
Otizmli Çocukların Sessiz Yalnızlığı
Çünkü çözüm, düşündüğümüz kadar zor değil.
Bazen küçük bir eğitim, bir farkındalık çalışması, birkaç basit düzenleme bile büyük farklar yaratabilir. Personelin temel bir engellilik eğitimi alması, ortamın biraz daha esnek hale getirilmesi, iletişim dilinin değiştirilmesi…
Bunlar devrim değil. Ama bir çocuk için hayatın kendisi olabilir.
Unutmamamız gereken bir şey var: Çocukluk dönemi, insan hayatının en kritik evresidir. Bu dönemde yaşanan her dışlanma, ileride özgüven eksikliği, sosyal kaygı ve hatta içe kapanma olarak geri döner.
Yani biz bugün bir çocuğu bir kulübe almadığımızda, aslında onun yarınını da şekillendiriyoruz.
Ve belki de en acısı şu: Bu çocuklar dışlanmayı anlamlandırmaya çalışıyor. “Ben neden farklıyım?”, “Neden beni istemiyorlar?” gibi sorularla büyüyorlar.
Oysa bizim onlara vermemiz gereken mesaj çok basit olmalıydı: “Sen de buraya aitsin.”
Bu noktada ailelere de büyük görev düşüyor. Otizm dostu mekanların, kulüplerin ve organizasyonların paylaşılması, görünür hale getirilmesi çok önemli. Çünkü iyi örnekler çoğaldıkça, diğerleri de dönüşmeye başlar.
Ama asıl değişim, toplumun genelinde olmalı.
Empatiyi sadece bir kelime olarak değil, bir davranış biçimi olarak hayatımıza almalıyız. Farklılıkları tolere etmek değil, kabul etmek zorundayız. Çünkü kabul etmediğimiz her farklılık, bir başkasının yalnızlığına dönüşüyor.
Bugün kendimize şu soruyu sormalıyız:
“Biz gerçekten kapsayıcı bir toplum muyuz, yoksa sadece öyle olduğumuzu mu düşünüyoruz?”
Eğer dürüst olursak, cevap bizi biraz rahatsız edebilir. Ama belki de değişim, tam olarak o rahatsızlıkla başlar.
Çünkü hiçbir çocuk, yalnız büyümeyi hak etmez. Ve hiçbir çocuk, sadece farklı olduğu için dışarıda bırakılmamalıdır.
Belki de artık o görünmeyen duvarları yıkmanın zamanı gelmiştir.