Odyssey

Abone Ol

Christopher Nolan'ın The Odyssey filmi, daha vizyona girmeden önce tartışılmaya başlanmıştı. Film gösterime girdikten sonra tartışmalar daha da büyüdü. Homeros'un binlerce yıl önce anlattığı destanın filme nasıl aktarılması gerektiği, karakterlerin nasıl olması gerektiği ve asıl hikâyeye bağlı kalınmadığı üzerine pek çok görüş ortaya çıktı.

Bu tartışmaları anlayabilmek için belki de önce İlyada ve Odysseia destanlarını okumak gerekiyor. Ancak bana göre, bir yönetmen, binlerce yıllık bir anlatıyı yeniden yorumlayabilir. Bu nedenle film, doğrudan Homeros'un metninin kendisi olarak değil, ondan esinlenilmiş çağdaş bir yorum olarak değerlendirilebilir.

Geçtiğimiz günlerde Yaşar Müzesi'ndeki sohbetlerde ve Kabotaj Bayramı kapsamında 360 Derece Tarih Araştırmaları Derneği'ndeki denizcilik sohbetlerinde dinlediğim Rıdvan Gölcük'ün konuya derinlemesine hâkimiyeti ve tarihsel bilgiyi günümüzle ilişkilendiren anlatımı da bana bu konuya başka bir açıdan bakma fırsatı verdi.

Benim asıl dikkatimi çeken ise şu:

Biz bugün filimde Helen'i siyahi bir oyuncunun oynandığını tartışırken, bu hikâyelerin doğduğu coğrafyayla olan bağımızı ne kadar hatırlıyoruz?

Smyrna, yani İzmir, Homeros'la ilişkilendirilen en önemli kentlerden biri. Meles Çayı da Homeros'un doğum yeri olarak biliniyor. Ne var ki bugün Meles Çayı'nın eski canlılığından söz etmek pek mümkün değil.

Üstelik İlyada'da anlatılan Troya da Türkiye sınırları içerisinde. Çanakkale'deki Troya Arkeolojik Alanı, UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alıyor. UNESCO'ya göre Troya, yaklaşık 4.000 yıllık tarihi boyunca Anadolu, Ege, Balkanlar ve Karadeniz dünyaları arasında kültürel bir köprü olmuş; Homeros'un İlyada'sıyla da dünya kültüründe olağanüstü bir etki yaratmış.

Bugün Christopher Nolan'ın The Odyssey filmiyle bütün dünyanın yeniden konuştuğu bu destanın iki temel coğrafi durağından biri İzmir; diğeri ise Truva veya Troya'sıyla Çanakkale.

Avrupa’da edebiyattan tiyatroya, operadan sinemaya kadar bu hikâyeler defalarca anlatıldı. Troya adı dünyanın farklı yerlerinde yaşatıldı. Yunanistan'ın bu kültürel mirasa sahip çıkma biçiminin güncel bir örneğini de geçtiğimiz günlerde gördük. Yunanistan Başbakanı Kyriakos Mitsotakis, Christopher Nolan'la yaptığı görüşmede, The Odyssey filminin antik Yunan uygarlığına yönelik uluslararası ilgiyi artırmasına katkısı nedeniyle yönetmene teşekkür etti. Bu nedenle Odyssey tartışmalarına yalnızca "Film doğru mu, yanlış mı?" sorusuyla bakmamak gerekiyor. Daha önemlisi; Dünyanın sahip çıktığı bu kültürel mirasın biz neresindeyiz? Türkiye’nin ismi ne kadar geçiyor?

Bu topraklarda yaşayan insanları da birbirinden kesin çizgilerle ayırmak mümkün değil. Anadolu ve Ege, binlerce yıl boyunca farklı toplulukların karşılaştığı, birlikte yaşadığı, göç ettiği, evlilikler yoluyla birbirine karıştığı ve kültürlerini birbirine aktardığı bir coğrafya oldu. Bugün antik DNA araştırmaları da bu uzun tarihin, birbirinden tamamen kopuk ve "saf" toplulukların değil; hareketlilik, etkileşim ve genetik karışımların tarihi olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla geçmişin insanlarını bugünün millî kimlikleriyle sınıflandırmak yerine, bu coğrafyada birbirinin üzerine eklenerek oluşan ortak kültürel mirası anlamaya çalışmak daha doğru olabilir. Homeros'un yaşadığı kabul edilen dönemden önce de sonra da Anadolu'da farklı halklar, kültürler ve uygarlıklar yaşadı. Aynı coğrafyada birbirlerinden etkilendiler, birbirleriyle savaştılar, ticaret yaptılar ve kültürel izler bıraktılar. Bu yüzden bu toprakların tarihini "bizden öncekiler" ve "bizden sonrakiler" diye keskin çizgilerle ayırmak yerine, birbirinin üzerine eklenen uzun bir kültürel birikim olarak okumak gerekiyor.

Yine bu gittiğim söyleşilerde anlatılanlardan yola çıkarak, bu hikâyelere biraz daha yakından baktığımızda aramızdaki kültürel yakınlıkları da fark etmek mümkün. Homeros'un dünyasında, Zeus'un koruması altındaki yolcuya ve misafire gösterilen saygı, bugün hâlâ yaşattığımız “tanrı misafiri” anlayışını hatırlatıyor. Filmi izlerken de bazı örneklerini görebileceğiniz, destanlarda karşımıza çıkan birtakım ifadelerin kulağımıza hiç de yabancı gelmemesi; toplu eğlence ve dans kültüründeki benzerlikler de düşündürücü. Anadolu ve Ege'nin binlerce yıllık tarihini, bu coğrafyada yaşanan göçleri ve kültürel etkileşimleri düşündüğümüzde, bu benzerliklerin üzerinde durmaya değer olduğunu düşünüyorum.

Üstelik Homeros dünyasının Osmanlı coğrafyasına uzanan bir yolculuğu da var. Yusuf Kâmil Paşa'nın Tercüme-i Telemakı, Fénelon'un, Odysseus'un oğlu Telemakhos'un hikâyesinden esinlenerek yazdığı eseri, Türk edebiyatında ilk çeviri roman olarak kabul ediliyor. Yani Telemakhos'un hikâyesi, yüzyıllar sonra Osmanlı coğrafyasında yeniden hayat buluyordu.

Dünyanın yeniden keşfettiği Homeros’u, Troya’yı ve bu destanların doğduğu coğrafyamızı önce biz sahiplenmeli, sahip çıkmalıyız.