2026’ya girerken kendime bir iyilik yapıp daha çok dizi izleyeyim dedim. Meğer ben kendime iyilik alanı değil, toplumsal sorunlarla dolu düşünce girdabı açmışım. Çünkü AlRawabi School for Girls ve The Big C yan yana gelince insanın aklına şu soru düşüyor:
Neden ancak canımız yandığında “kendin olabilirsin” diyoruz?
AlRawabi School for Girls’te prestijli bir kız lisesi var. Prestij dediğin şey zaten genelde şuna yarar: Pisliği halının altına süpürmeye. Okullarda pek çok sorun yaşarız ve hiçbir yerde olmayan gizlilik okullarda vardır. Mahkemede katipten aldığın her bilgi olağanken okul yönetimleri için konuşulan her ayıp suçtur. Dönelim dizimize; Okul tertipli, kızlar başarılı, herkes geleceğin lideri… Ama bir bakıyorsunuz, zorbalık kurumsallaşmış. Sessiz olan eziliyor, konuşan “sorun çıkaran” ilan ediliyor. Yönetim desen, görünmezlik pelerini takmış.
Dizideki kızlar intikam planı yapınca herkes şok oluyor. Ne bekliyordunuz? Yıllarca susturulan çocukların bir gün çiçek açmasını mı? Zorbalık görgü kurallarıyla yapılınca adı zorbalık olmaktan çıkmıyor. Sadece daha pahalı bir versiyona dönüşüyor.
Ve asıl rahatsız edici soru geliyor:
İntikam mı yanlış, yoksa intikam noktasına getirmek mi?
The Big C’ye geçelim. Burada da Cathy Jamison var. Kanser teşhisi alana kadar hayatı “makul” yaşayan bir kadın. Makul dediğim şu: Sesini yükseltmeyen, herkesi idare eden, kendini en sona koyan. Toplumun sevdiği kadın modeli. Sonra hastalık geliyor ve Cathy bir anda “huysuz”, “bencil”, “patavatsız” oluyor. Yani nihayet kendisi. Cathy de bir öğretmen ve ölümle burun burunayken bile öğrencileri için yaptığı iyilikler inanılmaz.
Ne ilginç değil mi? Kadın ancak ölüm ihtimaliyle yüzleşince rahatça “hayır” diyebiliyor. Sağlıklıyken susması bekleniyor, hastayken bile “çok değiştin” deniyor.
Bu iki dizi bize şunu açık açık söylüyor: Kadınlar normal şartlar altında sınır çizemez. Önce ezilmeli, hastalanmalı ya da köşeye sıkışmalı. Genç kızlara “olgun ol” deniyor. Yetişkin kadınlara “güçlü ol” deniyor. İkisi de aynı şey aslında: Sus.
2026’ya bu dizilerle başlamak insanın içini ferahlatmıyor. Tam tersine, rahatsız ediyor. Ama iyi de ediyor. Çünkü hala “prestijli okul”, “iyi aile”, “sabırlı kadın” masallarına inanıyorsak, sorun dizilerde değil, bizde.
Hayat bizi ezmeden önce, biz neden kendimizi savunamıyoruz? İntikam hikayeleriyle, kanser anlatılarıyla dolu diziler izlememizin sebebi dram sevdamız değil. Gerçek hayatta söyleyemediklerimizi ekranda izlemek istememiz.
‘’Zorbalık, kötü çocukların değil; sessiz kalan yetişkinlerin ürünüdür.’’ Bu yıl kızım Rüya, sınıfında bütün arkadaşlarıyla iyi arkadaş. Çünkü sınıfında zorbalığa izin vermeyen bir öğretmen var. Çok değerlisiniz Fulya Özgen Karabaş. Sizi de bu dizileri izlerken düşündüğüm gibi hep düşünerek izliyorum. Geçmiş tecrübelerimizi aklımdan geçirirken neyin yanlış olduğunu görüyor ve doğrunun tadını çıkartıyorum.