Son yıllarda toplumun farklı kesimlerinde giderek daha sık görülen bir eğilim var: Sessiz
kalmak, risk almamak ve mümkünse hiç dikkat çekmemek. Kimi bunu “akıllılık” diye
adlandırıyor, kimi “zamanın gereği” diyor, kimi de açıkça “başımıza iş almayalım yeter”
diyerek geçiştiriyor. Ama işin özü şu: İnsanlar artık konuşmaktan çok susmayı, denemekten
çok beklemeyi, görünür olmaktan çok köşede kalmayı tercih ediyor.
Bu durum ilk bakışta masum görünebilir. Sonuçta kim istemez huzurlu bir hayatı? Kim
istemez gereksiz tartışmalardan uzak durmayı? Fakat mesele sadece bireysel bir tercih değil;
bu davranış biçimi zamanla toplumsal bir karaktere dönüşüyor. Ve o zaman sessizlik, sadece
bir tercih olmaktan çıkıp bir tür alışkanlığa, hatta bir savunma mekanizmasına dönüşüyor.
Bugün sokakta, iş yerinde, okulda, hatta aile içinde bile aynı tabloyla karşılaşıyoruz: Bir şey
yanlış gidiyor ama kimse sesini yükseltmiyor. Bir haksızlık görülüyor ama çoğu kişi “bana
dokunmayan yılan bin yaşasın” diyerek kenara çekiliyor. Bir sorun konuşulması gerekirken,
konu değiştirmek daha güvenli geliyor. Çünkü risk almak demek, bazen eleştirilmek, bazen
dışlanmak, bazen de yalnız kalmak anlamına geliyor.
İnsanların görünmez olmayı seçmesinin arkasında da tam olarak bu var. Görünür oldukça
sorumluluk artıyor, beklenti artıyor, hesap verme ihtimali artıyor. O yüzden en güvenli yer,
kimsenin dikkatini çekmeyen yer gibi görünüyor. Ne çok konuşan ne çok itiraz eden ne de
çok soru soran biri olmak… Sanki en rahat hayat böyle yaşanacakmış gibi bir algı oluşmuş
durumda.
Ama bu “görünmezlik” hali sadece bireysel bir korunma çabası değil; aynı zamanda toplumun
ortak refleksini de zayıflatıyor. Çünkü bir yerde insanlar konuşmazsa, yanlışlar düzeltilmez.
Kimse risk almazsa, yeni bir şey ortaya çıkmaz. Herkes sadece kendi alanına çekilirse, ortak
alan giderek boşalır. Ve o boşlukta güçlü olanın sesi daha fazla duyulur, zayıf olanın sesi ise
tamamen kaybolur.
Aslında tarih boyunca hiçbir değişim sessizlikle gelmedi. Tam tersine, değişim hep birilerinin
risk almasıyla başladı. Birileri yanlış giden bir şeyi yüksek sesle dile getirdi, birileri “böyle
gelmiş böyle gitmez” dedi, birileri bedel ödemeyi göze aldı. Ama bugün geldiğimiz noktada,
bedel ödemek fikri bile insanları geri adım attırmaya yetiyor.
Burada önemli bir başka nokta da şu: Sessiz kalmak her zaman bilinçli bir tercih değil. Bazen
insanlar gerçekten yorulmuş oluyor. Ekonomik sıkıntılar, geçim derdi, gelecek kaygısı derken,
kimsenin enerjisi kalmıyor. İnsan “ben kendi hayatımı zor yürütüyorum, bir de başkalarının
sorunlarına mı karışayım?” noktasına geliyor. Bu da sessizliği daha anlaşılır ama aynı
zamanda daha yaygın hale getiriyor.
Fakat şunu da unutmamak gerekiyor: Sürekli geri çekilerek, sürekli susarak, sürekli görünmez
kalarak sorunlar ortadan kalkmıyor. Sadece erteleniyor. Hatta bazen büyüyerek geri
dönüyor. Çünkü konuşulmayan her problem, zamanla daha ağır bir yük haline geliyor.
Görmezden gelinen her mesele, bir süre sonra herkesin hayatına daha sert bir şekilde
dokunuyor.
Risk almamak da benzer bir şekilde çalışıyor. İlk bakışta güvenli bir tercih gibi duruyor. “Hiç
bulaşmayayım, başım ağrımasın” düşüncesi kısa vadede rahatlık sağlıyor. Ama uzun vadede
insanı kendi hayatının dışına itiyor. Denemeyen, hata yapmayan, yanlış yapmaktan korkan bir
toplumda ilerleme de yavaşlıyor. Çünkü ilerleme dediğimiz şey, biraz da yanlış yapmayı göze
alabilmekten geçiyor.
Görünmez olma isteği ise belki de en sessiz ama en etkili olanı. İnsan, fark edilmediğinde
güvende olduğunu sanıyor. Ama fark edilmemek aynı zamanda etkisiz olmak demek. Bir süre
sonra birey, kendi hayatında bile söz sahibi olamaz hale geliyor. Başkalarının karar verdiği bir
düzende, sadece uyum sağlayan bir figüre dönüşüyor.
Elbette kimse sürekli çatışma halinde yaşamak zorunda değil. Sürekli konuşmak, sürekli itiraz
etmek, sürekli risk almak da sağlıklı bir hayat değildir. Ama denge kaybolduğunda, yani
sessizlik baskın hale geldiğinde, toplum yavaş yavaş kendi sesini kaybetmeye başlar.
Bugün belki de en çok ihtiyaç duyulan şey, tamamen susmak ya da sürekli bağırmak değil;
gerektiğinde konuşabilmek, gerektiğinde itiraz edebilmek ve küçük de olsa sorumluluk
alabilmektir. Çünkü toplum dediğimiz şey, ancak insanların birbirini duymasıyla ayakta kalır.
Ses tamamen kesildiğinde, geriye sadece kalabalık ama iletişimsiz bir yığın kalır.
Sonuç olarak, sessiz kalmak, risk almamak ve görünmez olmak kısa vadede güvenli bir liman
gibi görünebilir. Ama uzun vadede bu liman, insanı dış dünyadan koparan bir adaya
dönüşebilir. Belki de asıl soru şudur: Güvende mi kalmak istiyoruz, yoksa hayata gerçekten
karışmak mı?
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
Zaferozcivan59@gmail.com