TAKVİMDE BAYRAM, HAYATTA YOK

Abone Ol

Eskiden bayramlar insanın içindeydi; şimdi ekranın içinde.
Peki biz neyi kaybettik?
Bir zamanlar bayram sabahları, alarm sesiyle değil; kapıya vurulan tok bir komşu sesiyle başlardı.
“Hadi kalkın, namaza geç kalmayın!” derdi mahalle büyükleri. O çağrıda ne emir vardı ne de gösteriş… İçinde insan vardı.
Şimdi düşünüyorum da o sesler bir davet değil; bir hatırlatmaymış aslında: İnsan kalmaya davet.
Çocukluğumda bayram sabahları başka kokardı. Güneş daha İzmir’in sokaklarına düşmeden mahalle ayakta olurdu. Ütülü gömleklerin, annelerin telaşının, babaların sessiz ciddiyetinin arasında bir çocuk olarak koşuştururdum. Bayram namazına giderken herkes birbirini tanırdı. Kimse kimseye yabancı değildi.
Namaz çıkışı ise bambaşka bir âlemdi…
Sarılmalar, içten “Bayramın kutlu olsun” sözleri, cebime sıkıştırılan harçlıklar…
Küçük ama koca bir mutluluk.
Şimdi bakıyorum…
Bayram hâlâ takvimde aynı yerde duruyor. Ama ruhu, sanki bu toprakları terk etmiş gibi.
Eskiden bayramlaşma kapı kapı olurdu. Fakirinden zenginine herkesin kapısı çalınırdı. Fakirlik vardı, evet…
Ama o fakirliğin bir onuru vardı. İnsanlar azla yaşar ama çokça paylaşırdı.
Bir tabak tatlı, bir tas çorba, bir dilim ekmek…
Küçük şeylerdi belki, ama büyük bir dünyanın kapısını açardı.
Şimdi bayram mesajları ekranlara sıkıştı.
Hazır cümleler, kopyalanmış duygular…
Ne yüz var içinde ne göz ne de bir kalp atışı.
İnsan, insanın yanına uğramadan bayram etmiş sayılıyor.
Orucun ardından gelen bayram, bir zamanlar arınmanın, sabrın, sükûnetin sevinciydi.
Şimdi ise çoğu zaman bir gösteriş alanı…
Sanki bayram değil de aşırılığın festivali.
Tüketmenin, sergilemenin, paylaşmanın değil; gösterişin yarışı.
Bayram üç gün. Peki ya sonra?
Sonra yine aynı harala gürele…
Aynı telaş, aynı hırs…
Ve belki de kibrin kuyularında debelenip duracağız; buna da hayat diyeceğiz.
Bugün mutluluğu, adına “para” denen kağıtların çokluğunda arıyoruz.
Oysa bir zamanlar bir avuç şekerle dünyanın en zengin insanı olunabiliyordu.
Şimdi en dolu sofralarda bile eksik bir şey var: İnsan.
Bir de şu var…
Eskiden insanlar birbirini dinlerdi.
Şimdi eleştiriyi susturmak için kulaklarımızı kapatıyoruz.
Öneriyi küçümsüyor, eleştireni yok saymak için menfaat maskeleri takıyoruz.
Oysa toplum dediğin şey, birbirine ayna tutabilen insanların toplamıdır.
Belki de mesele bayramın değişmesi değil…
Belki biz değiştik.
İçimizdeki insanın sesini kısmayı öğrendik.
Ama yine de bir umut var.
Belki hâlâ bir mahallede bir çocuk, kapısı çalınarak bayram namazına çağrılıyordur.
Belki hâlâ bir anne, en güzel tabağını komşusuna götürüyordur.
Belki hâlâ bir yaşlı, kapısının çalınmasını bekliyordur.
Bayram, belki de hâlâ orada…
Takvimde değil; insanın insana dokunduğu yerde.