“VİCDANIN” KAÇ PARA, “MARKAN” KAÇ KARAT?

Abone Ol

Bakıyorum da etrafa; artık kimsenin yüzünde o kadim, o insanı insan yapan "Neden?" ve "Nasıl?" soruları kalmamış.

Sustunuz! Sustukça da o devasa kibir dağlarınızın altında, maddeye kul köle olmuş ruhlarınızla kapkara bir yalnızlığa gömüldünüz.

Sanıyorsunuz ki o parıltılı hayatlar, o altınızdaki demir yığınları sizi sonsuza dek koruyacak ve taşıyacak.

Yanılıyorsunuz! O parlak boyaların altında, çürümüş birer yalnızlıktan başka hiçbir şey yok.

“İman” mı, “İmaj” mı?

Eskiden mefkureler vardı, uğruna ömürlerin sebil edildiği inançlar, gelenekler vardı. Şimdi ne oldu?

Hepsi vitrin süsü! “İnanç” dediğin, sosyal medyada iki cümleyle paylaşılan bir "tüketim sloganı" artık.

Bir "görünen" var: Mübarek, dürüst, vefalı...

Bir de o “maskenin” ardındaki boşluk:

Dostunun sırtına basarak yükselen, yol arkadaşını bir "olanak" için bozuk para gibi harcayan o kirli hesaplar!

Bir ses duyuyoruz, ama alt mesajında "benim çıkarım nerede?" diye bağıran bir çığlık gizli. Güç mü, dostluk mu deseler; yüzünüze karşı "dostluk" derken, kalbinizdeki o simsiyah terazi çoktan "gücü" seçmiş bile. “Yazıklar olsun” o sahte selamlarınıza diye haykırmak lazım da, haykırınca da fatura “linç” oluyor işte. Oysa hata yapmak da “insana” mahsus “anlayışlı” davranıp merak etmek de nedenler? Yoksa maazallah, o “kibir” işte böyle kendinden başka herkesi “hatalı, kötü” gösterir gözüne.

"Hiç Bilenle Bilmeyen Bir Olur mu?"

Hani o muazzam kelam vardır ya...

Galiba biz onu modern zamanın çöplüğüne attık. Şimdi yeni “kelamımız” şu oldu:

"Hiç otomobili olanla tabanvay giden bir olur mu? Marka giyinenle, onuruyla eskiyen bir tutulur mu?"

Oysa daha 30 yıl önce doğru olan “yırtık “değil yamalı da olsa “temiz” giyinmekti, değil mi?

Yakında bu memlekette "birinci sınıf, ikinci sınıf yurttaş" diye belge basarlarsa sakın şaşırmayın. Çünkü okumak, donanmak, vicdanlı ve paylaşımcı olmak artık "eziklik" sayılıyor. Yaşam kriteriniz, güce ne kadar yakın olduğunuz ve kasanızdaki sıfırların sayısı olmuş.

Sadece "Utanıyorum" Dedim!

Evet, bağıra bağıra söylüyorum: UTANIYORUM!

Bu düzenden, bu sığlıktan, bu vicdan fukaralığından utanıyorum. Bunu dedim diye gök kubbe başıma yıkıldı sanki. Yıkılsın!

O tavanın altında kalan bedenim olsun, yeter ki ruhum o kirli lüksün içine sinmesin. Hatalarımın, yanlışlarımın farkındayım çok şükür. Ama haklıyım, biliyorum.

Hakikat yolunda yürürken nahak yere kalp de kırıyorum bazen, kabul.

İnsanım, dertliyim, öfkeliyim çünkü...

Lakin şunu bilin:

O kibir kulelerinizde oturanlara karşı kalemim kıldan ince, kılıçtan keskindir. Ama o kibirden uzak, gariban, tertemiz kalpleri bilmeden kırdıysam; onlardan bin kere özür dilerim. Çünkü bu dünyadan göçerken yanımızda ne o güç ne o olanaklar gidecek. Geriye bir tek, bir insanın gözündeki o "eyvallah" kalacak.

Demem o ki, elim uzandı eleştirdiklerime, bir an olsun biri bile elini uzatmadın kibre karşı biatlarından… Oysa biri dahi “ne oluyor” diye açsaydı telefon, bugün onlar da ben de daha öfkesiz olurdum. Üstelik inanın “onlardan da özür dilerdim”! Ama ah o kibirleri! Bir farkına varsalar!

Ey bugün sonsuz olmayan güce yaslanıp dostunu unutanlar, satanlar, vurdumduymaz olanlar!

Yarın o koltuklar altınızdan çekildiğinde, o banka hesapları birer rakam yığınına dönüştüğünde; aynaya baktığınızda göreceğiniz tek şey, harcanmış bir ömür ve satılmış bir vicdan olacak. "Hayat kısadır, ölüm herkesedir" diye boş kelam etmeyi bırakın da ölmeden evvel insan olmayı deneyin. Zira musalla taşında "Nasıl bilirdiniz?" diye sorduklarında, cüzdanınıza değil, geride bıraktığınız enkazlara bakacaklar!

ÖNEMLİ RİCA

Rica ediyorum 23 Mart Pazartesi sabahı Ege TV ekranında, uyduda ya da YouTube sayfasında,

SABAH RESİMLERİ yayınımı mutlaka izleyin.

Çünkü bazı konular “noktayı” hak edecek!