Bugün 30 Mart. Adı biraz iddialı bir gün: “Kontrol Bende Günü.” İlk bakışta kulağa güçlü geliyor. Sanki hayatın direksiyonuna geçmişsin, her şey senin komutunda, her şey planlı ve her şey net. Ama dürüst olmak gerekirse, yıllardır insanlarla çalışan biri olarak şunu çok net söyleyebilirim: Çoğu insanın “kontrol bende” dediği yerde aslında gerçek şudur; kontrol onların elinde değil, onlar kontrolün elindedir. Ve bu durum, dışarıdan güçlü görünse de içeride insanı yoran, tüketen bir süreçtir.


Kontrol etmek ilk başta güven verir. Plan yaparsın, her ihtimali düşünürsün, insanları, olayları ve ilişkileri yönetmeye çalışırsın. Ancak zamanla bu durum bir yük haline gelir. Çünkü hayat, senin planlarına göre akmaz. Bir danışanım vardı, adına Ayşe diyelim. Hayatı tamamen planlardan ve listelerden oluşuyordu. Sabah kaçta kalkacağı, ne yiyeceği, gün içinde ne yapacağı hatta eşinin nasıl davranması gerektiği bile onun zihninde belirlenmişti. Seansa geldiğinde bana “Her şeyi kontrol etmeye çalışıyorum ama hiçbir şey istediğim gibi gitmiyor” dedi. Ona sadece şunu sordum: “Hiç kontrol etmeyi bırakmayı denedin mi?” Bu soru onu susturdu çünkü kontrolü bırakmak onun için bilinmezlik ve korku demekti.


Kontrolcülüğün bir de görünmeyen tarafı vardır: gizli kontrolcülük. Açık kontrolcüler yönetmeye çalıştıklarını belli ederler. Ancak gizli kontrolcüler bunu daha yumuşak, daha kabul edilebilir bir dille yapar. “Ben sadece senin iyiliğin için söylüyorum” cümlesi çoğu zaman bunun en net örneğidir. Bu cümle, sevgi gibi görünse de çoğu zaman yönlendirme ve kontrol etme ihtiyacının bir yansımasıdır. Kişi farkında olmadan hem kendini hem karşısındakini baskı altına alır.


Son yıllarda dikkat çeken bir başka durum ise büyük şehirlerden Ege kasaba ve şehirlerine göç eden insanların hikâyesidir. İnsanlar Bodrum’a, Datça’ya, Foça’ya ya da Ayvalık’a daha sakin bir hayat kurmak için geliyor. Başlangıçta amaç nettir: huzur, doğa ve dinginlik. Ancak bir süre sonra aynı insanlar geldikleri şehirlerin alışkanlıklarını beraberlerinde getirdiklerini fark etmezler. Yeni yerleştikleri beldeyi kendi alıştıkları düzene göre şekillendirmeye çalışırlar. “Burası böyle olmamalı”, “şu değişmeli”, “daha iyi yönetilebilir” gibi cümleler artar. Aslında burada yaşanan şey, yeni bir yerde kaybedilen kimlik ve kontrol duygusunun yeniden kurulmaya çalışılmasıdır. Ancak bu çaba, o beldenin doğal yapısını bozar ve ironik bir şekilde insanların aradığı huzuru da yok eder. Oysa biraz durabilseler, biraz akışta kalabilseler, o şehir zaten onları içine alacak ve dönüştürecektir. Bodrum gibi yerler gerçekten yediveren gibidir; yeter ki zorlamadan, müdahale etmeden yaşanabilsin.


Kontrol etme isteği insanın doğasında vardır çünkü belirsizlik rahatsız eder. Kontrol, belirsizliği ortadan kaldırıyormuş gibi bir his verir. Ancak gerçek şu ki hayatın doğasında belirsizlik vardır ve bu hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmaz. Her şeyi kontrol etmeye çalışmak sadece insanı yorar. Üstelik bu yorgunluk sadece kişinin kendisini değil, çevresindeki insanları da etkiler. İlişkilerde mesafe yaratır, iletişimi zedeler ve zamanla yalnızlık hissini artırır.
Bir başka danışanım, eşiyle sürekli sorun yaşadığını söylüyordu. Ona göre eşi onu anlamıyordu. Konuyu derinlemesine incelediğimizde aslında meselenin anlaşılmamak değil, eşinin onun istediği gibi davranmaması olduğunu fark ettik. Yani sorun iletişim değil, kontrol ihtiyacıydı. Ona küçük bir egzersiz önerdim: “Bir hafta boyunca hiçbir şeyi düzeltmeye çalışma.” İlk hafta çok zorlandı. İkinci hafta biraz rahatladığını söyledi. Üçüncü hafta ise eşiyle ilk kez gerçekten sohbet edebildiklerini fark etti. Çünkü kontrol azaldığında, gerçek iletişim başlar.


Bu noktada yapılması gereken şey kontrolü tamamen bırakmak değil, kontrol ile akış arasında bir denge kurmaktır. Hayatın bazı alanlarında plan yapmak ve sorumluluk almak gerekir, ancak her şeyi kontrol etmeye çalışmak sürdürülebilir değildir. Bu nedenle küçük adımlarla başlanabilir. Her şeyi planlamamak, bazı şeyleri akışa bırakmak, insanları değiştirmeye çalışmamak, “ya olmazsa” yerine “olursa ne olur” diye düşünmek ve gün içinde en az bir şeyi olduğu gibi kabul etmek önemli başlangıçlardır. En kritik soru ise şudur: “Bu gerçekten kontrol etmem gereken bir şey mi?”
Kontrol etmeden yaşamak demek sorumsuzluk değildir. Aksine, gerçek sorumluluk bazen bırakabilmeyi de içerir. Her şeyi kontrol etmeye çalışmak insanı tüketir, ilişkileri yıpratır ve hatta yaşanılan yerlerin ruhunu bile değiştirir. Ege kasabalarının zamanla değişmesinin arkasında biraz da bu vardır. İnsanlar gittikleri yerlere sadece bedenlerini değil, kontrol etme alışkanlıklarını da götürürler.
Oysa bazen bir yere gittiğinde onu değiştirmek zorunda değilsin. Bazen sadece orada olmak, görmek, hissetmek ve yaşamak yeterlidir. Hayat her zaman bizim kontrolümüzde olmayacak. Ama biz hayatın içinde olabiliriz. Ve aslında gerçek özgürlük tam da burada başlar.


Bugün 30 Mart. İstersen “kontrol bende” diyebilirsin. Ama belki de bugün için daha anlamlı olan cümle şudur: “Hayat bende değil ama ben hayatın içindeyim.” Bu bakış açısı insana daha fazla alan, daha fazla nefes ve daha fazla huzur verir.


Son olarak şunu söylemek isterim: Yerleştiğiniz yerlere kendi yüklerinizi taşımayın. Oraları değiştirmeye çalışmayın. Kendinizi, eşinizi ve çevrenizi sürekli kontrol etmeye çalışmayın. Biraz durun, biraz bırakın, biraz akışta olun. “Zen” olmanıza gerek yok. Ama “hadi” olmanız yeter. Çünkü bazen hayat, siz bıraktığınızda başlar.