İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın ABD’ye yönelik çağrısı, yalnızca iki ülke arasındaki ilişkiler bakımından değil, Orta Doğu’nun siyasi geleceği ve küresel ekonominin istikrarı açısından da önem taşıyor. Yıllardır yaptırımlar, nükleer program tartışmaları, karşılıklı tehditler ve bölgesel güç mücadeleleriyle şekillenen İran-ABD ilişkileri, yeni bir yol ayrımında bulunuyor. Pezeşkiyan’ın mesajı, diplomatik çözüm arayışlarını yeniden gündeme getirirken İran ekonomisinin üzerindeki baskıların hafifletilmesi ve bölgesel gerilimin azaltılması beklentilerini de öne çıkarıyor. Ancak bu çağrının somut sonuçlar doğurması, yalnızca açıklamalara değil, tarafların karşılıklı güven oluşturacak adımlar atmasına bağlıdır.

İran ile ABD arasındaki anlaşmazlıkların merkezinde nükleer faaliyetler, ekonomik yaptırımlar, bölgesel güvenlik ve karşılıklı tehdit algısı yer alıyor. Washington, İran’ın nükleer kapasitesine ve bölgedeki etkisine ilişkin kaygılarını dile getirirken Tahran, egemenlik haklarının korunmasını, yaptırımların kaldırılmasını ve uluslararası ilişkilerde eşit muamele görmeyi talep ediyor. Bu farklı yaklaşımlar, zaman zaman diplomatik temasların önünü açsa da kalıcı bir uzlaşmayı zorlaştırıyor.

Pezeşkiyan’ın çağrısı, diplomasi kapısının tamamen kapanmaması gerektiğini gösteren bir mesaj olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte, açıklamanın gerçek anlamı Washington’un vereceği yanıt ve tarafların müzakere masasına hangi şartlarla oturacağıyla netleşecektir. Diplomatik söylem tek başına anlaşma anlamına gelmez. Önemli olan, tarafların hangi konularda uzlaşmaya hazır olduklarıdır.

Yaptırımların ekonomik faturası

İran ekonomisi, uzun yıllardır yaptırımların oluşturduğu baskılarla mücadele ediyor. Uluslararası finans sistemine erişimde yaşanan güçlükler, petrol gelirleri üzerindeki kısıtlamalar, dış ticaretin finansmanı ve yabancı yatırımların sınırlanması, ülkenin ekonomik hareket alanını daraltıyor. Bu gelişmeler döviz piyasasından üretime, istihdamdan vatandaşların satın alma gücüne kadar geniş bir alanı etkiliyor.

Elbette İran ekonomisinin sorunlarının tamamını yaptırımlarla açıklamak doğru değildir. İç ekonomik politikalar, kaynakların verimli kullanılması, yatırım ortamı ve yapısal sorunlar da ekonomik performansta belirleyicidir. Ancak dış ticaret kanallarının daralması ve finansmana erişimin zorlaşması, ekonomik sorunların çözümünü daha maliyetli hale getiriyor.

Bu nedenle Pezeşkiyan yönetiminin diplomatik temaslardan beklentileri arasında yaptırımların hafifletilmesi, ticaret imkânlarının genişletilmesi ve ülkeye yönelik yatırım ilgisinin artırılması bulunabilir. ABD ise olası bir ekonomik kolaylığın nükleer program ve bölgesel güvenlik alanlarında somut karşılıklarla ilişkilendirilmesini isteyebilir. Başarılı bir müzakere, bu beklentiler arasında kurulacak dengeye bağlı olacaktır.

Washington’un tercihi bölgeyi etkileyecek

ABD’nin İran politikası yalnızca ikili ilişkilerden ibaret değil. İsrail’in güvenliği, Körfez ülkelerinin kaygıları, enerji piyasaları ve bölgedeki silahlı aktörler de Washington’un kararlarını etkiliyor. Bu nedenle Pezeşkiyan’ın çağrısının karşılık bulması, ABD’nin güvenlik öncelikleriyle diplomatik çözüm arayışının ne ölçüde örtüşeceğine bağlıdır.

Washington’un görüşmelere açık bir tutum sergilemesi, yeni bir müzakere sürecinin başlamasına fırsat yaratabilir. Buna karşılık karşılıklı suçlamaların ve yaptırım tehditlerinin artması, gerilimin yeniden yükselmesine neden olabilir. Böyle bir gelişme, sınırlı bir anlaşmazlığın daha geniş bir bölgesel krize dönüşmesi riskini beraberinde getirir.

Hürmüz Boğazı ve Türkiye ekonomisi

İran-ABD geriliminin küresel ekonomiye en önemli yansımalarından biri enerji piyasalarında ortaya çıkabilir. Hürmüz Boğazı, dünya petrol ticaretinin kritik geçiş noktalarından biridir. Burada yaşanabilecek bir aksama, petrol fiyatlarını yükseltebilir, deniz taşımacılığını pahalılaştırabilir ve enerji arzına ilişkin kaygıları artırabilir.

Türkiye açısından bu risk özellikle önemlidir. Enerji ithalatına bağımlı olan Türkiye’de petrol ve doğal gaz fiyatlarındaki yükseliş, dış ticaret dengesi ve cari açık üzerinde baskı oluşturabilir. Ulaştırma, sanayi ve lojistik maliyetlerinin artması da üretim giderleri üzerinden enflasyona yansıyabilir. Böyle bir tablo, enflasyonla mücadele sürecini zorlaştırırken vatandaşların alım gücünü de olumsuz etkileyebilir.

Buna karşılık İran ile ABD arasında diplomatik ilerleme sağlanması ve enerji güzergâhlarının güvenliğinin güçlenmesi, piyasalardaki belirsizliği azaltabilir. Türkiye’nin İran ile ticari ilişkilerinin istikrarlı biçimde sürmesi de sınır ticareti, ulaştırma ve bölgesel ekonomik iş birliği açısından önemlidir. Ankara’nın önceliği, gerilimin tırmanmasını önleyen diplomatik girişimleri desteklemek olmalıdır.

Sonuç: Çağrı somut adımlarla desteklenmeli

Pezeşkiyan’ın ABD’ye çağrısı, tek başına bütün sorunları çözecek bir gelişme değildir. Nükleer faaliyetler, yaptırımlar, güvenlik garantileri ve bölgesel güç mücadelesi gibi başlıklarda ciddi görüş ayrılıkları devam ediyor. Geçmişte yaşanan çatışmalar da taraflar arasındaki güvenin yeniden kurulmasını güçleştiriyor.

Bununla birlikte, diplomasinin yerine sürekli güç kullanımının tercih edilmesi çok daha ağır sonuçlar doğurabilir. Yeni bir çatışma dalgası can kayıplarının yanı sıra yatırımları, ticaret yollarını ve küresel ekonomik istikrarı da tehdit edecektir.

Önümüzdeki dönemde tarafların müzakere iradesi göstermesi, güven artırıcı adımlar atması ve anlaşmazlıkları aşamalı biçimde çözmesi gerekiyor. Çünkü bugün Orta Doğu’da barış, yalnızca siyasi bir tercih değil, ekonomik istikrar açısından da zorunluluktur. Türkiye dâhil bölge ülkelerinin çıkarı çatışmanın büyümesinde değil, diplomasi yoluyla kalıcı güven ortamının oluşturulmasındadır.

ZAFER ÖZCİVAN

Ekonomist-Yazar

[email protected]