Aynı evin duvarları arasında büyüyen çocuklar… Aynı sofrada kaşığını daldıran, aynı hikâyelerle uykuya dalan, aynı ses tonuyla azarlanan ama aynı sıcaklıkla sarılan iki insan… Kardeşlik dediğimiz şey tam da burada başlıyor. Kan bağıyla kurulan bir yakınlıktan çok daha fazlası bu; birlikte büyümenin, birlikte eksik kalmanın ve çoğu zaman birlikte tamamlanmanın adı.
Ama hayat dediğimiz o uzun yol, herkes için aynı duyguları saklamıyor. Çocuklukta paylaşılan oyuncakların yerini yıllar sonra miras kavgaları alabiliyor. “Sana az, bana çok” tartışmaları, aynı genetik mirası taşıyan insanların birbirine yabancılaşmasına neden olabiliyor. Oysa aynı anne babanın çocukları, bir ömür boyu en güçlü dayanışmayı kurabilecek iki insan değil mi?
Ama bazı hikâyeler vardır ki; küçüktür ama insanın içinde büyür, büyür… Bir gün bakarsın ki, bir tabak köfteye sığan çocukluk, koskoca bir hayatın özeti olmuş.”Dünya Kardeşlik Günü”’nde benimde bir hikayem var...

Benim hikâyem de öyle...
Çok küçüktüm. Aynı sofrada, aynı evin içinde, aynı kokularla büyüyorduk kardeşimle. Ama o sofrada fark etmeden öğrendiğim bir şey vardı: eşitlik her zaman kendiliğinden gelmiyordu. Ve o zamandan bellimiş hanımköylü olcağım: Babaannem köfte tabağını önüme koyduğunda bana altı köfte verirdi, kardeşime ise dört. Sebebi de hazırdı: “O kız… sen erkeksin… ..” O yaşta ne demek olduğunu tam anlamazdım ama içimde bir şeylerden rahatsız olurdu. Çünkü ben o tabağa baktığımda köfte saymıyordum aslında adaleti sayıyordum. Kardeşim başını eğip sessizce yemeğe başlardı. Belki o da bir şeylerin farkındaydı, belki değildi… Ama ben biliyordum. O yüzden kimse görmeden, kimseye belli etmeden bir köftemi alır, onun tabağına kaydırırdım. Sessizce. Gösterişsiz. Sanki dünyanın en doğal şeyiymiş gibi.
O anlarda aslında sadece bir köfte vermiyordum. “Sen benden eksik değilsin” diyordum. “Biz eşitiz” diyordum. Belki de çocuk aklımla kardeşliği korumaya çalışıyordum.
Yıllar geçti… Sofralar değişti, evler değişti, insanlar değişti. Ama değişmeyen bir şey var: Kardeşlik duygusu, eğer küçük yaşta bir yerinden kırılmışsa, büyüdüğünde insanın içinde derin bir sızıya dönüşebiliyor.
Bugün etrafıma baktığımda, miras yüzünden birbirine düşen kardeşleri görüyorum. Aynı anne babanın evlatları, aynı çocukluk anılarını paylaşan insanlar, bir ev, bir arsa, bir para yüzünden yabancıya dönüşebiliyor. “Sana az, bana çok” cümlesi, aslında sadece bugünün değil, belki de çocukluktan taşınan bir duygunun dışa vurumu oluyor.
Çünkü mesele hiçbir zaman sadece mal olmuyor. Mesele, çocukken eksik kalan bir duygunun, büyüdüğünde hesaplaşmaya dönüşmesi.
Kardeşlik dediğimiz şey, aslında en saf haliyle paylaşmak. Ama sadece ekmeği, köfteyi değil… sevgiyi, ilgiyi, değeri paylaşmak. İşte en çok da burada kırılıyor insanlar. Anne babanın farkında olmadan yaptığı küçük ayrımlar, bir ömür sürecek kırgınlıklara dönüşebiliyor. Hele ki kız çocukları… Hep biraz daha geri planda bırakılan, hep “idare etmesi” beklenen…
Oysa ben o günlerde şunu öğrendim: Kardeşlik, sana verileni olduğu gibi kabul etmek değil; gerekirse fazlanı verip dengeyi kurmaktır.
Bugün hâlâ o küçük çocuğu hatırlıyorum. Elindeki köfteyi gizlice kardeşinin tabağına bırakan o çocuğu… Belki o gün yaptığım şey küçüktü ama içimde büyüttüğü duygu çok büyüktü.
Kardeşlik bazen kavga etmektir, bazen küsmektir, bazen kıskanmaktır… Ama hepsinin altında bir bağ vardır kopmayan. Ve bazı insanlar o bağı kaybetmez. Küslüğe, kıskançlığa, kibre düşmeden kardeş kalabilen insanlar… İşte onların mutluluğuna şahit olmak, insana hâlâ umut veriyor.
Bir de kardeşi olmayanlar var… Onlar için bu anlattıklarım belki biraz uzak bir duygu. Çünkü kardeş, sadece bir aile üyesi değil; hayatın içinde sana eşlik eden ilk yol arkadaşıdır. Kavga etmenin bile bir ayrıcalık olduğu bir bağdır bu.
Ve en zor zamanlarda, anne baba eksikliğinde, hayatın sert yüzüyle karşılaştığında… insanın yarasını en iyi yine kardeşi sarar. Çünkü aynı yerden kırılmış, aynı yerden güçlenmiştir.
Bugün dönüp baktığımda şunu çok net görüyorum: En büyük miras, paylaşılan mallar değil… Paylaşılan çocukluktur. Aynı sofrada büyüyebilmek, aynı anıyı taşıyabilmek…
Ve bazen, bir tabak köfteyi eşitleyebilmek.
İşte kardeşlik, tam olarak budur.
Sessizce, kimse görmeden… ama yürekten “iyi ki varsın” diyebilmektir...
Dur..dur...köşe yazım bitti ama şimdi aklıma geldi...Kardeşle kavgalıysan ya da tek çocuksan...Bir de “Seçilmiş kardeş” var...Dosttan öte; kan bağı yok ama can bağı var...
Biz de böyle benimde”SEÇİLMİŞ KARDEŞ GÜNÜ’m”kutlu olsun...Olsun mu?..Olsun be kime ne?