Bazı haftalar takvimde durur, bazıları ise yüzümüze tutulmuş bir aynadır. “İtfaiyecilik Haftası” da o aynalardan biridir. Çünkü bu haftaya baktığımızda gördüğümüz şey yalnızca alevler değildir; ihmalin, alışkanlıkların ve inkârın birleşmiş hâlidir. Yangın, çoğu zaman sandığımız gibi sadece doğanın bir
öfkesi değil, insanın bıraktığı izlerin bir sonucudur.

Biz yangınlara “doğal afet” demeyi seviyoruz. Bu tanım kulağa rahat gelir, sorumluluğu doğaya yükler. Oysa gerçek daha serttir: Bu yangınların büyük bir kısmı insan kaynaklıdır. Bir izmarit, bir dikkatsizlik ya da basit bir “bir şey olmaz” düşüncesi… Ve ardından yok olan hektarlarca orman. Alevler gökyüzüne yükselirken biz hâlâ meseleyi sıcaklıkla açıklamaya çalışırız. Oysa mesele sıcaklık değil, zihniyettir.

Çünkü yangın önce ağaçta değil, insanın zihninde başlar. “Kimse görmez”, “zaten kontrol altına alınır”, “benim yaptığım neyi değiştirir ki?” gibi cümleler, ormanlardan daha hızlı yanar. Ve bu cümlelerin ardından sahneye itfaiyeci çıkar. Hep en son gelir, hep başkalarının başlattığı felaketin içine yürür. Alevin ortasına, tereddütsüz.

1000 derecenin üzerindeki bir sıcaklıkta insanın ilk refleksi geri çekilmektir. Ama itfaiyeci ileri gider. Bu, bir meslekten fazlasıdır; insanın ateşe karşı yazdığı en eski direniştir. Yine de şu gerçeği değiştirmez: Onlar geldiğinde çoğu zaman geçtir. Çünkü yangın çoktan başlamıştır ve biz o hikâyenin bir yerinde mutlaka vardık.

Bugün Ege’de yalnızca ağaçlar yanmıyor; dengeler değişiyor, doğal yaşam sınırları siliniyor. Yaban domuzlarının şehre inmesi bir tesadüf değil. Bu, doğanın şehre gelişi değil; doğanın sıkışmasıdır. Bir yaşam alanının geri çekilişidir. Ama biz bunu çoğu zaman “ilginç görüntüler” olarak izliyoruz. Ekranlardan, haber bültenlerinden, uzak bir trajedi gibi.

Oysa bu hikâyede seyirci yok. Herkes bir şekilde taraf. Kimimiz başlatan, kimimiz büyüten, kimimiz sadece izleyen. Ama sonuç değişmiyor: Ormanlar yanıyor.

İtfaiyecilik Haftası bu yüzden bir kutlama değil, bir yüzleşmedir. Alkışladığımız her itfaiyeci aslında bize şunu hatırlatır: Bizim yapmadığımızı onlar telafi ediyor. Ama hiçbir kahramanlık, alışkanlıkların önüne geçemez. Çünkü mesele sadece yangını söndürmek değil, yangını doğuran hayat biçimini değiştirmektir.

Beton yükseldikçe doğa geri çekilir, şehir büyüdükçe yaşam daralır. Ve biz buna hâlâ “gelişme” diyoruz. Oysa bazen büyümek, daha büyük kaybetmektir. Çözüm iki yerde başlar: sahada ve zihinde. Sahada güçlü ekipler, hızlı müdahale ve teknoloji alevi durdurabilir. Ama zihniyet değişmeden yangın geri gelir.

Çünkü orman yandığında sadece ağaçlar gitmez. Su gider, canlılar gider, gelecek gider. Ve biz çoğu
zaman bunu ancak duman dağıldığında fark
ederiz. Belki de artık yanlış soruları bırakmanın zamanı gelmiştir. “Yangını nasıl söndürürüz?” değil, “Bu yangın neden hiç bitmiyor?” diye sormalıyız.

Çünkü gerçek şu ki, yangın sadece dışarıda yanmaz. Bir kısmı içimizdedir. Ve o yanmaya devam ettiği sürece, hiçbir alev gerçekten sönmez.