Gök annede buluşan bulutların aşkının meyvesiydi su. Düştüğü yeri gülümsetti. Vakti geldi bir bitkinin, bir hayvanın, bir insanın hücrelerinde dolaşıp onlara hayat oldu. Üzüntüde, sevinçte iki damla yaş oldu gözlerde, yanaklardan süzüldü. Kurak toprakları sevince boğan nehirlerimiz oldu, farklı kaynaklardan beslenen. Kimisi açamadı kendini denizlere, kendi içinde aktı. Kimisi de coştu, denizlerle buluştu. Rüzgarla dans edip ne yelkenlilere, vapurlara yoldaş oldu; balıkçılarla, kaptanlarla dost oldu.

Bir balığın ölümü, bir martının sessiz çığlıklarıydı üşüten, titreten suyun yüreğini. Kimler geldi, kimler geçti üzerinden. Ayrılığı en çok o tattı da kimseye gücenmedi, gözyaşlarını kendi içine akıttı. Hayatı yalansız, riyasız, karşılıksız seven bir tek o oldu. Tabii bazen insanlığa kızdığı da olmadı değil. Kıyılarına vurduğu sert dalgalarla falezler açtı da anlamadık kızgınlığını. Anlamak istemedik belki.
Aheste aheste sürerken hayat, insanoğlu eğildi de kendi kuruttuğu pınarlardan kana kana su içmeye; gördüğü artık pınar değil,balık ölüleriydi. Hayat, tekrarı mümkün olmayan bir filmdi. Seyreden de oynayan da aktörü de bizlerdik. Ne yazık ki iyi birer aktör, iyi birer oyuncu olamadık.
Bir şairimiz: “Ağaçlar, toprağa acı verdikçe büyüyorlar.” demişti.Tıpkı bizim büyürken doğayı değiştirmemiz, dönüştürmemiz gibi. Büyüdükçe anladı insanoğlu hatalarını; anladıkça küçüldü. Anlamak ne acı şey aslında, bizim hatalarımızdan dünyanın yok olmaya yüz tuttuğunu ve bir başlangıcın hikayesinden bahsetmek isterken ne garip bir bitişin başında salındığımızı fark etmek! Zemheri bir susuzluğun kollarındayken dünya; yürekler esir, umutsuzluklar tuzaktı. Umut,ellerimizde birer uçurtmaydı, gökyüzünde salınırken ipini elimizden kaçırdık. Kim bilir hangi kuruttuğumuz ağacın dallarına takılı kaldı.

Nehir kenarlarında çoğalmış bir neslin mirasyedileri olan bizler kuruttuk bu nehirleri. Atmosferde kapanmayan yaralar açtığımızdan bu yana, bizim doğadan çaldıklarımıza inat, gökyüzü saklıyor o güzelim renklerini. Altından geçmek için deli gibi koştuğumuz gökkuşağını görmeyeli ne çok oldu. O eski mahallelerde bile pencerelerin önünde eski Vita kutularına ekilmiş çiçekleri göremiyoruz çoktandır! Yerine hüzün ekiyoruz. Erguvanlar, yaseminler, papatyalar, sümbüller yerine hüzün deriyoruz sevdiklerimize. Sarmaşıklar yerine hüzün sarıyor evlerin balkonlarını.

Şimdilerde iklim kanunu, karbon ayak izi, maden yasası ve daha bir çok sonunu kendi yazan bir avuç insanın onayladığı sözde insan için olan, insana karşı kanunlarla zincire vuruluyor hayatlar, zihinler, bedenler. Kendi zihin duvarlarının içinde oluşturduğu hapishanelerde özüne, gerçeğe, doğal olana uzak; kendi kendinin gardiyanı olmamız için el birliği ile çıkarılan yasalarla açık arttırmaya çıkarılmış ülke madenleri, suyumuz, toprağımız, tarihimiz, yollar, köprüler ve daha fazlası… Yabancı yatırımcılara cömertçe verilen topraklarda madenciliğin kuruttuğu yer altı suları, barajlar, nehirler, zeytin ağaçları ve daha fazlası… Pembe dizilerle uyutulan ülke insanlarının tüm bunları normalleştirdiği korkutucu sessizliği…

Gün geçtikçe beton yığınları arasına sıkışıp kalacak yürekler. Ne yazık… Bizden sonraki kuşaklar baharda kuşların şarkılarını işitemeyecek; çünkü susuz kalmış küçük bedenleri kanatlarını çırpacak gücü kendinde bulamayınca onlar da göçüp gidecek bu dünyadan.

İşte yıllar sonra bu dünya… Derin bir boşluğun orta yeri! Burası artık kuru ve kirli, burası fakir, kimsesiz ve soğuk. Bu gezegeni neydi bu hale getiren? Bir zamanların neşeli, hayat dolu insanlarının yüzünden pembeliği alan neydi? Önce kuşlar gitti, ardından ağaçlar, çiçekler ve insanlar. Bir yok oluşun hikayesinin içindeyiz. Sonunu kendisi yazan bir idam mahkumu edasıyla utanıyoruz kendimizden. Yüzümüz kızarıyor ve sonra, belki geç olduğunu bile bile inatla değiştirmeye karar veriyoruz kirlettiğimiz her şeyi. Peki yok olanlar? Onları geri getirebilmek için yapılanlar öylesine yetersiz ve uçucu ki! Doğa hiç bir zaman kendisinden çalıp yok ettiklerimizi bize tekrar sunmuyor. Bize de kurutulan nehir kenarlarında papatyalar, gelincikler, yerine kelebek ölüleri toplamak kalıyor. Artık hücrelerimizde çok az su var. Yutkunamıyoruz, ağlayamıyoruz, boğazımız, gözlerimiz, yüzümüz ve ne yazık ki yüreğimiz artık kupkuru. Suyla başlamıştı hayat; ama bitişimiz susuzluğumuzun hangi mevsiminde bilinmez!

Artık güneş farklı doğuyor, rüzgarlar farklı esiyor. Toprak… Hele toprak! Üzerinde yalın ayak dolaştığımız bahar yüzlü, vefalı, dost toprak. O da öldü. Oysa toprak hazır değildi böyle bir zulme.
Tüm bu olumsuzluklara rağmen saklı kalmış bir şeyler var umutlarımızın tükendiği yerde. Yarınını bilmediğimiz ufuklarımız için bile olsa mücadelemiz, bu gezegenin maviliğinde umutlarımızı yüzdürmeye devam etmeliyiz.