Türk toplumunun genetik yapısında büyük farklılıklar var. Bir yanımız Avrupalı bir yanımız Asyalı.
Öfkemiz burnumuzda birilerini kırar mıyız derdimiz yok. Eşimiz bağırsa tek derdimiz “Yavaş bağırma El âlem ne der?” oluyor. Kızgınlığımızı da, kırgınlığımıza da bağırarak dile getiriyoruz. “Aşkımız öyle sert ki ya benimsin ya kara toprağın” demekten hiç çekinmiyoruz. En kötüsü de çekip vuruyoruz.
Arabada giderken eşinizin iyi araba kullanamayanlar için ettiği tumturaklı lafları araba kullanan duyoyor mu? Tabii ki hayır. Kim duyuyor bizi. Kim haksız yere şiddete maruz kalıyor? Yine biz. Eşiniz rahatladı ama adam duymadı. Kim öfkeli duyguları baskılamak zorunda? Yine biz.
Bir arkadaşın eşi ile büyük problemi var. Adam büyük ihtimalle suçlu ve yanlış yapmış. Güvendiği dostlarla konuşacak en çok kime güvenir insan annesine. Anne bir konuşuyor güya adama kızgın ama kime bağırıyor kızına. Rahatlayacak bir omuz ararken ikinci kez kim üzülüyor kız. Suçlu ayrı suçsuz ayrı ceza çeken masum olan.
Bunun kadar öfkelerimizi birbirimize ses tonunu yükselterek de yansıtmak da ilişkiyi yaralıyor. Özellikle ikili ilişkilerde yanınızdaki eşiniz, çocuğunuz müşteriniz bile olsa öfkeyi kontrol etmek öncelikli olmalı. Yansıtma kısmını yanınızdaki masuma ya da masumlara yapmak her ilişkinin kalitesini bozar.
Yaşlı bir ermiş öğrencileri ile gezinirken nehir kenarında birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş. Öğrencilerine dönüp “İnsanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?” diye sormuş. Öğrencilerden biri “Çünkü sükûnetimizi kaybederiz” deyince ermiş. “Ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden bağırırız? O kişiye söylemek istediklerimizi daha alçak bir ses tonu ile de aktarabilecekken niye bağırırız?” diye tekrar sormuş.
Öğrencilerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış: “İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir.”
“Peki, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur? Birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar, çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesafe ya yoktur ya da çok azdır. Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse ne olur? Artık konuşmazlar, sadece fısıldaşırlar çünkü kalpleri birbirlerine daha da yakınlaşmıştır. Artık bir süre sonra konuşmalarına bile gerek kalmaz, sadece birbirlerine bakmaları yeterli olur. İşte birbirini gerçek anlamda seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir.”
Daha sonra ermiş öğrencilerine bakarak şöyle devam etmiş: “Bu nedenle tartıştığınız zaman kalplerinizin arasına mesafe girmesine izin vermeyin. Aranıza mesafe koyacak sözcüklerden uzak durun. Aksi takdirde mesafenin arttığı öyle bir gün gelir ki, geriye dönüp birbirinize yakınlaşacak yolu bulamayabilirsiniz.”
Bunları herkes biliyor ama bağırmaya devam…..