Türkiye’nin tarım ve gıda sektöründe yıllardır gurur kaynağı olan ihracat performansı, son dönemde Avrupa Birliği kapılarında ciddi bir sınav veriyor. AB’nin sıkılaştırdığı kontrol mekanizmaları, yükselen laboratuvar standartları ve pestisit tespit sistemleri, Türkiye’den gönderilen pek çok ürünü “risk grubunda” değerlendiriyor. Resmi raporlara yansıyan tabloya göre ihracata konu edilen tarımsal ürünlerin her 4’ünden 3’ü AB’nin yüksek risk kategorisinde yer alıyor. Sorun sadece geçici bir aksaklık değil; üretim zincirinin tamamını ilgilendiren yapısal bir uyarı niteliği taşıyor.
Bu gelişme, gıda güvenliğinin artık yalnızca bir kalite kontrol meselesi değil, küresel rekabet gücünü etkileyen jeoekonomik bir faktör hâline geldiğini bir kez daha gösteriyor. Türkiye, tarım potansiyeli yüksek bir ülke olmasına rağmen, AB pazarına erişimde giderek zorlanan bir konuma sürükleniyor.
AB Neden Bu Kadar Hassas?
Avrupa Birliği son yıllarda “tarladan sofraya” yaklaşımıyla gıda güvenliği standartlarını keskin biçimde yükseltti. Pestisit kalıntı sınırları daha da düşürüldü; hayvansal ve bitkisel ürünlerde izlenebilirlik zorunlulukları genişletildi; ithal ürünlerde risk analizine dayalı örnekleme sıklığı artırıldı.
Yeni sistem, özellikle şu unsurlara odaklanıyor:
Maksimum kalıntı limitlerinin (MRL) miligram seviyesinde hesaplanması
Ürünün geldiği ülkedeki üretim zincirinin tamamının risk puanlaması
Pestisit kullanım kayıtlarının şeffaflığı
İhracatçı işletmenin geçmiş performansına göre “dinamik risk profili” oluşturulması
Bu mekanizma sayesinde AB, riskli gördüğü ülke ve ürün gruplarına çok daha yüksek oranlarda kontrol uyguluyor. Türkiye’den gelen ürünler son üç yılda bu listenin üst sıralarına yerleşmiş durumda.
Türkiye’nin Risk Görülen Ürünleri: Hangi Gıdalar Öne Çıkıyor?
AB’ye girişte zorlanan ürünlerin başında, Türkiye’nin uzun yıllardır ihracatta parlayan yıldızları geliyor:
Narenciye (limon, portakal, mandalina)
Biber çeşitleri
Domates
Üzüm ve çilek
Kuru meyveler (özellikle kayısı, incir)
Bu ürünlerde tespit edilen temel sorunların başında pestisit kalıntısı, ardından mikotoksinler, bakteriyel bulaşma, yetersiz soğuk zincir yönetimi ve etiketleme/izlenebilirlik hataları yer alıyor.
AB’ye girişte uygulanan “arttırılmış kontroller”, ciddi maliyetler doğurduğu için ihracatçılar açısından yükü daha da ağırlaştırıyor. Ürün AB sınır kapısında bekletiliyor, ek analizler için günlerce depolama masrafı çıkıyor; kimi partiler ise doğrudan reddedilip Türkiye’ye geri gönderiliyor.
Çiftçinin Kimyasal Bağımlılığı ve Denetim Zayıflığı
Türkiye’de üreticinin kimyasal girdiye bağımlılığı son on yılda belirgin biçimde arttı. Rekabet baskısı altında kalan çiftçi, verimi korumak için yüksek dozda zirai ilaç kullanımına yöneliyor. Üstelik kayıt dışı veya ruhsatsız ürünlerin de hâlâ piyasada dolaştığı biliniyor.
Tarım danışmanlığı ve bölgesel ziraat teknik desteği yeterince yaygınlaşmadığı için, üretici çoğu zaman hangi ilacı ne zaman ve hangi dozda kullanması gerektiğini bilmeden hareket ediyor. Sonuç olarak:
Kalıntı seviyesi düşmeyen ürün
Uygunsuz zamanlamayla yapılmış ilaçlama
Hasat öncesi bekleme süresine uyulmaması
Aynı tarlada birden fazla kimyasal kalıntının tespit edilmesi
Gibi sorunlar ortaya çıkıyor.
Bu zincir, ihracatçı firmayı zor durumda bırakıyor; üretici ise reddedilen ürünün yükünü tek başına taşıyor.
İhracatçıların AB Kaybı Başka Pazarlara da Yansıyor
AB’nin tarım ve gıda ürünlerinde dünya çapında belirleyici bir standart koyucu olduğu biliniyor. Bu nedenle AB kapısında takılan ürünler, çoğu zaman Orta Doğu ve Körfez ülkeleri gibi diğer pazarlarda da şüpheyle karşılanıyor. AB’nin riskli bulduğu ürünlerin bazılarının başka ülkelerde de geri çevrilmeye başlaması, Türkiye’nin gıda ihracatında zincirleme bir güven kaybına yol açıyor.
Bu durum ihracatçıların maliyetlerini artırırken, Türkiye’nin dış ticarette tarım ürünleri üzerinden kazandığı prestiji de aşındırıyor.
Sorun Çözülür mü? Yol Haritası Ne Olmalı?
Sorun yapısal olduğu için çözüm, tek bir kurumun kısa süreli aksiyonuyla sağlanamaz. Bir ulusal gıda güvenliği seferberliği zorunlu görünüyor. Bunun için şu adımlar kritik:
1. Üretimden İhracata Tam İzlenebilirlik
Her tarlanın, kullanılan her ilacın, hasat zamanının ve sevkiyat zincirinin dijital sistemde kayıtlı olması gerekiyor. Bu altyapı hem AB’nin hem diğer küresel pazarların temel talebi.
2. Pestisit Stratejisinin Yenilenmesi
Türkiye’nin, AB’nin yasakladığı veya sınırlandırdığı maddeleri hızla devre dışı bırakması; alternatif biyolojik ve entegre mücadele modellerini yaygınlaştırması şart.
3. Bölgesel Laboratuvar Kapasitesinin Artırılması
Analiz sürelerinin kısaltılması, ihracat öncesi yerinde kontrolün yaygınlaştırılması ve güvenilir laboratuvar ağının oluşturulması hem ürünü hızlı çıkarmayı hem de hatayı daha üretim aşamasında tespit etmeyi sağlar.
4. Çiftçi Eğitimi ve Denetimi
Üreticiye sürekli teknik destek verilmesi gerekiyor. Ayrıca ruhsatsız zirai ilaçların piyasadan temizlenmesi ve denetim zincirinin sıkılaştırılması şart.
5. İhracatçı—Üretici Entegrasyonu
Sözleşmeli üretim modeli, tarımda sürdürülebilir kaliteyi sağlamanın en etkili yollarından biri. İhracatçı firmanın üretim aşamasına doğrudan destek vermesi kaliteyi garanti altına alır.
” Riskli Ülke” Algısını Silmek Kolay Değil, Ama Mümkün
Türkiye’nin AB tarafından “riskli tedarikçi” olarak etiketlenmesi kısa vadeli bir mesele değil. Bu algının kırılması uzun soluklu bir mücadele gerektiriyor. Ancak potansiyel güçlü; toprak, iklim, ürün çeşitliliği ve üretim deneyimi Türkiye’yi hâlâ bölgesinde önemli bir gıda tedarikçisi yapmaya yeterli.
Kritik olan, bu potansiyeli uluslararası standartlarla uyumlu bir kalite yönetim sistemine dönüştürebilmek. Aksi hâlde, dünyada gıda güvenliği standartlarının her yıl daha da katılaştığı bir dönemde Türkiye’nin ihracat pazarındaki hareket alanı daralmaya devam edecek.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
[email protected]