Küçükken bize hep şunu söylediler: “Sen memur çocuğusun.” Bu, bir sınır değil; bir ölçüydü. Ayağını yere bastığın, kimsenin hakkına göz dikmediğin bir hayat ölçüsü…

Mütevazı olmayı öğrendik. Babam cumhuriyet savcısıydı, ama mesleği değil, duruşu öğretti bunu. O, cübbesini görevde giyerdi; hayatın içinde ise sade bir insandı.

Ay sonları bazen zor geçerdi. Öyle ki, ablamla kumbaralarımızı açtığımız günleri hatırlıyorum. Ama bugün dönüp baktığımda, o anlarda bile bir eksiklik hissi yok. Çünkü yokluk değil, paylaşım vardı. Babam, imkânı oldukça ailesine ve köyüne destek olurdu. Köyden üniversite okuyup meslek sahibi olan ilk kuşaktandı. O dönem köyden bir öğretmen, bir de babam çıkmıştı. Bunun sorumluluğunu da hayatı boyunca taşıdı.

Parayla değil, anlamla büyüdük. Mutluluk hiçbir zaman satın alınan bir değer olmadı; yaşanan bir duyguydu. Zenginlik; insan biriktirmek, dost biriktirmek, itibar biriktirmekti.

Annemle babam hâlâ geçmişten insanlarla bir araya geldiklerinde, aralarında ne bir mesafe ne de bir hesap var. Sadece samimiyet... Yıllara direnen o dostluklar, bize bırakılan en kıymetli miras aslında. Ebeveynlik, sadece büyütmek değil, aynı zamanda örnek olmak.

Belki de bu yüzden bugün değişen hayatın içinde en çok değerlerin dönüşümünü fark ediyoruz. Anlamlar değişiyor, özel günler bile zaman zaman asıl amacından uzaklaşıyor. Örneğin Babalar Günü… Babalar Günü'nün ortaya çıkışı bir alışveriş geleneği değil. 1910 yılında, Sonora Smart Dodd adlı bir kadının, altı çocuğunu tek başına büyüten babasını onurlandırmak istemesiyle başladı. Yani bugünün özünde bir hediye listesi değil, bir vefa duygusu var.

Bugün ise vitrinde kravatlar, saatler, kampanyalar… Belki de bir babanın en çok ihtiyacı olan şey, hatırlanmak. Ama "Ne alacağım?" sorusuyla değil, "Bana ne öğretti?" sorusuyla… İçten bir teşekkürle…