“Toplum” dediğin şey, bir sabah kalktığında “bozulmuş” olmaz. Sessiz sessiz aşınır. Önce dil kirlenir, sonra üslup kabalaşır, ardından vicdan susar.
Geriye yalnızca gürültü kalır.
Bugün Türkiye’de duyduğumuz o gürültü, aslında bir “çöküşün çatırdama” sesi.
Televizyonu açıyorsun…
Bir yarışma programı. Sözde “yemek” yapılıyor ama sofraya konan şey “yemek” değil; kibir, hakaret ve aşağılamanın ta kendisi. İnsanlar birbirini ezmeden var olamıyor. Reyting uğruna karakterler törpülenmiyor, bilerek sivriltiliyor.
Çünkü kavga satıyor.
Çünkü çirkinlik izleniyor.
Çünkü kötülük, iyi kurgulanmış bir eğlenceye dönüştürülmüş durumda.
Ve biz buna alıştık.
Asıl tehlike burada başlıyor zaten.
Bir millet, çirkinliğe alıştığı gün kaybetmeye başlar.
Bugün çocuklar sadece okulda değil, ekran başında, telefon, tablet, bilgisayar ekranında da eğitiliyor. Hele başta “tiktok” denen “sosyal medya”?
Saygının “zayıflık”, kabalığın “güç” gibi sunulduğu bir düzen kurulmuş durumda.
Aile dediğimiz yapı, farkında olmadan bu içeriklerin gölgesinde çözülüyor.
Anne-baba bir şey söylüyor, ekran başka bir şey… Çocuk hangisine inanacak?
İnternet ortamı güçlü ülkelerin, güçlü gibi görünen veya güçsüz ülkelerin toplumlarını “kültürlüyor”. “Türkiye’yi küçük Amerika” yapmaya kalkan Celal Bayar ve arkadaşlarını kabirlerinde adeta mutlu ediyor.
Sonra bir sabah uyanıyoruz:
Bir okulda şiddet…
Bir hastanede saldırı…
Bir sokakta cinnet…
Çocuklarının gözlerinin önünde anneyi boğazlayan baba…
Ve hemen etiket yapıştırıyoruz:
“Münferit.”
“Psikolojik sorun.”
“Anlık öfke.”
Hayır!
Bu, on yıllardır artarak biriken kültür yozlaşmasının, cehaleti taçlandırmanın meselesidir.
Bu, o dış dayatmalı faşist 12 Eylül darbesi sonrasında seçilenlerin, yeni ve aynı Amerikan toplumu gibi, kendinden başka kimseyi düşünmeyen insanları yaratma projesinin sonucu!
Bu, tarih, milli kültür, gelenekler, inançların sadece “araç” haline getirilme dış amacının gayesi.
Bu, yıllardır göz göre göre büyütülen bir “yabancı iklimin” milli kimlik düşmanlığının sonucudur.
Peki bu noktada sormamız gereken soru şu: Bu gidişat durur mu?
Devlet mi? Elbette sorumluluğu var.
Toplumu doğrudan etkileyen yayınlara karşı neden daha net bir duruş yok?
“Özgürlük” adı altında toplumsal çözülmeye göz yummak, aslında özgürlüğü de yok eder.
Ama mesele sadece devlet de değil.
Medya sahipleri…
Yapımcılar…
Sunucular…
Herkes şunu kendine sormalı:
“Ben neyi normalleştiriyorum?”
Çünkü normalleştirilen her yanlış, yarının gerçeği olur.
Ve biz…
Evet, biz de masum değiliz. İzlediğimiz her program, verdiğimiz bir onaydır. Reyting dediğiniz şey, aslında toplumun aynasıdır.
Talep varsa, arz çoğalır. O halde biraz da dönüp kendimize bakacağız.
Ama umutsuz olmak da doğru değil. Çünkü “kimliğimiz” yeniden “dirilmeyi” bekliyor yerli yerinde. Biz “kendimiz” olduğumuzda güçlüyüz. “Türk, övün, çalış, güven” işte budur!
Amerika da Rusya da Çin de Arabistan da İran da İsrail de İngiltere de Yunanistan da bizden daha üst, bizden da inançlı, bizden daha kimlikli değil… Yapmamız gereken sadece “ayrık otlarımızdan arınmaktır” ve tarihi tahrif etmemektir!
Çünkü bu topraklar, her defasında kendini toparlayacak bir mayaya sahip.
Yeter ki hatayı kabul edelim.
Yeter ki “bu iş nereye gidiyor” diye gerçekten soralım.
Çözüm mü?
Çözüm; yasaklamak değil, bilinç inşa etmektir.
Çözüm; susturmak değil, doğruyu güçlendirmektir.
Medyada kaliteyi teşvik eden gerçek bir denetim sistemi kurulmalı.
Ailelere yönelik medya okuryazarlığı artık lüks değil, zorunluluk haline gelmeli.
Okullarda sadece akademik değil, karakter eğitimi de ciddiyetle ele alınmalı.
Ve en önemlisi, iyi örnekler görünür kılınmalı.
Çünkü kötülük çok bağırıyor diye, iyilik yok olmaz.
Sadece biraz geri duraklar.
Türkiye, Anadolu kendini yok edecek kadar cahil değil.
Ama kendini kurtaracak kadar cesur olmak zorunda.
Ve o cesaret…
Ne televizyonda ne makam odalarında. O cesaret, hâlâ bu milletin içinde duruyor.
Kibrin, bencilliğin şeytani hayatın ise aslında çok kısa olduğu gerçeğinin nurani olduğunu fark etmemiz gerek!