İZMİR’İN NAYLON GÜNDEMLERİ!


İzmir…
Bir zamanlar rüzgârı bile fikir taşıyan şehirdi. Binlerce yıl, onca medeniyet ve kültürün boy verdiği, türlü acıların, ihanetlerin ama zaferlerin de yaşandığı, inançların özgürce yaşandığı bir aydınlık kentti.
Şimdi ise söz çok, mana yok.
Gürültü var, hakikat yok.
Siyaset var, ama “devlet aklı” yok, “ilm-i siyaset” yok, vicdani hasletler sadece “cüzdan kibrine” dönmüş.
Yüreğim sızlayarak elim titreyerek yazıyorum yazıyı iki gündür.
Özgür Özel nam “genel başkan” çıkıyor kürsüye, konuşuyor.
Alkış var. Kalabalık var. Ama İzmir’in derdiyle temas eden kaç cümle var?
Mikrofon güçlü, içerik zayıf. Sözler uçuyor, sorunlar yerinde duruyor. “Kendinden” görünen “kalabalık” “duymasa da” çılgınca alkışlıyor.
Sonra bir çocuk, kravatını istiyor, O da “kravatını” veriyor!
Oysa, belki de asıl kabahati “Abide-i Hürriyet” diye haykıran ve “Hektor, Fatih Mehmet Han, Mustafa Kemal” vurgusunu, kimsenin yapmadığı gibi yapan belediye başkanını, organize linçe tutulan genç başkanına açıkça “sahip çıkmalıydı”!
Cemil Tugay…
Aynı gün içinde iki ayrı ruh hali.
Öğlen saat 12.00’de sert, akşam 19.00’da yumuşak.
Birinde yükleniyor, diğerinde teşekkür ediyor. Siyaset mi bu, yoksa gün içi ruh dalgalanması mı? “Diyalog” diyor ama eleştiriye tahammülü yok, o “diyalog” değil, “monologdur”.
Eleştireni linç ettirip, sonra “hoşgörü” nutku atmak?
İzmir bunu hak etmiyor. Lakin belki de “yaşamamız gerekeni” yaşıyoruz!
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, CHP’li belediyelere “uyuşturucu ile mücadele etmiyorlar” demesi?
Bu, eleştiri değil; bu, gerçekle bağı kopmuş bir siyasi refleks.
İzmir’in sokaklarında hangi sorun varsa, onunla mücadele etmek herkesin görevi. Ama meseleyi karikatürleştirirsen, ciddiyetini de kaybedersin.
20 küsür yıllık devr-i iktidarlarının “sorumluluğunu mu” anlamamışlar acaba hala? Yoksa bir garip “tiyatronun” kötün yazılmış repliklerini mi söylemleştiriyorlar?
Bilal Saygılı…
Siyasetin garip aktörü. Dün yanında olan, bugün karşı cephede. Daha da ilginci, bir zamanların en yakınındaki isim, şimdi CHP’li Büyükşehir’in “tanıtım yüzüymüş”. Kendi arkadaşlarının bile dikkatini çekmiş bu durum.
Ama mesele “kişiler” değil, mesele “zihniyet”.
Ya “önemli insan” Binali Yıldırım’ın önemsediği ama yıllardır sürünen, bitirilemeyen o cami…
İzmir’in ortasında bir yarım kalmışlık sembolü gibi duruyor. Kimsenin umurunda değil. Konuşulması bile istenmiyor da her gün binlerce insan önünden geçiyor “hayaletin”.
Ve “her yerden görülecek” denen “Allah’ın evinin” önünde yükselen “betonlar”!
Oysa aynı şehirde, Ege Üniversitesi bahçesine kısa sürede cami yapılabiliyor ama bu büyük proje görmezden geliniyor.
Bu çelişkiyi açıklayacak bir siyasi dürüstlük var mı?
Olabilir mi? Yok elbette.
Çünkü İzmir’de siyaset, “hakikat” üretmiyor artık; “naylondan gündem” üretiyor.
Suni tartışmalar.
Kayıkçı kavgası.
Birbirine bağıran ama aslında aynı oyunun figüranı olan aktörler…
Adeta bir “Hacivat ve Karagöz” sahnesi. Biri konuşur, diğeri yanlış anlar. Gürültü çıkar, halk “güler”. Ama perde kapanınca herkes evine gider, sorunlar yerinde kalır.
Peki İzmir’in gerçekleri ne?
Su sorunu var. Çöp sorunu var. Deprem gerçeği kapıda. Hayat pahalılığı insanın boğazına çökmüş. Kâğıt üzerinde kalan “işçinin can güvenliği” bile yok İzmir’de. CHP’li Belediyeler de dikkate almıyor, AK Parti’den “beslenen” müteahhitler de! Nasılsa “can ucuz” ve “ölmek fıtratta” var!
Yakında “uygun kiralık ev” bulamadığı için sokaklara düşecek insanların şehri İzmir… Yüzsüzlüğün, edepsizliğin, bencilliğin, kibrin, menfaate tapıcılığın şehri olmayı hak etmeyen İzmir!
Ama bunlar konuşulmuyor. Çünkü bunlar çözüm ister. Emek ister. Bedel ister.
Kolay olan ne? Kavga etmek. Suçlamak. Alkış toplamak.
Zor olan ne? “ İlm-i Siyasetle, vicdanla, empati ve hoşgörüyle” yönetmek!.
Bu şehir, bir zamanlar Mustafa Kemal Atatürk’ün “fikri hür, vicdanı hür” dediği insanların şehriydi. Şimdi ise fikri kiralanmış, vicdanı ertelenmiş bir kalabalığa dönüşme riski taşıyor. Makyevelist medya anlayışı, “dostunu satacak” ruhların özgürlüğü, aidiyeti olmayan sermayenin yüzsüzlüğü, “mış gibi” inanışlar, söylemler…
30 yıl öncenin bile gerisine götürülen, “yalnızlaştırılan”, “bencilleştirilen” toplumsal hava.
Ve CHP…
Kuruluş ayarlarından uzaklaştı. İlke yerine refleks, vizyon yerine slogan konuşuyor.
Ve AK Parti…
İlm-i siyaseti bıraktı. Derinlik yerine reaksiyon, strateji yerine günü kurtarma telaşı hâkim.
Ve İzmir…
İzmir susuyor. Belki de en acısı bu. Çünkü belki de bu şehir konuşursa, çok şey değişir.
Ama konuşmuyor. “Şimdilik” sadece izliyor.
Ve biz hâlâ birbirimize soruyoruz:
Söylesek tesiri var mı? Sussak gönlümüz razı mı?