“Tarih” bazen tuhaf bir terazidir. Kimi olayları göklere çıkarır, kimilerini ise sanki hiç yaşanmamış gibi sessizliğe gömer.

İzmir denince çoğu kişinin aklına hemen “15 Mayıs 1919” gelir.

İşgal, ilk kurşun, Hasan Tahsin Receb…

Haklıdır da. Çünkü bir milletin onuru o gün ayağa kalkmıştır.

Ama aynı İzmir’in 1915 yılında da hedef alındığını, hatta düşman donanmasının körfezin kapısına dayandığını kaç kişi bilir, hatırlar, yâd eder? Oysa şehitler de Yenikale’de yatar!

Tarih 5 Mart 1915’i gösteriyordu

Çanakkale’de Osmanlı’yı boğmak isteyen aynı emperyal donanma bu kez İzmir Körfezi’ni yoklamaya gelmişti. İngiliz ve Fransız savaş gemileri Ege’nin sularında ağır ağır ilerlerken hedef açıktı:

Anadolu’nun batıya açılan en önemli limanını susturmak, ele geçirmek!

İngiliz amiral emir almıştı ve emir kesindi.

Ama hesap etmedikleri bir şey vardı.

Bir şehir sadece limandan, rıhtımdan, binalardan ibaret değildir. O şehirde direnecek insanlar vardır.

Körfezin girişindeki tabyalar…

Sancakkale’deki toplar…

Yenikale’nin savunma hatları…

Belki dünyanın en modern silahları değildi.

Belki imparatorluk yorgundu.

Belki cephane sınırlıydı.

Ama bir gerçek vardı: İzmir teslim olmazdı.

İtilaf donanmasının topları körfezi döverken Osmanlı bataryaları karşılık verdi. Savaş gemileri içeri girmeye çalıştı, fakat körfezin kapısı o gün kapanmıştı.

Ve İngiliz geri çekildi. Hem de postalları mabatlarını döve döve!

Aslında bu olay, tarihsel anlamda “Çanakkale Deniz Zaferi’nin bir önsözü” gibiydi. Çünkü İzmir Körfezi’nde karşılaştıkları direnç, aynı donanmanın birkaç gün sonra Çanakkale’de yaşayacağı büyük hezimetin adeta ilk işaretiydi.

Ege kıyılarında başlayan direniş, “18 Mart’ta Çanakkale’de destana” dönüşecekti.

Bu direnişin arkasında sadece toplar değil, cesaret de vardı.

O gün İzmir’in başında bulunan Vali Rahmi Bey, sıradan bir bürokrat gibi davranmadı. “Koç Bilekli Valiydi” Rahmi Bey!

İngiliz donanması Türk mahallelerini bombalarken o da tarihe geçecek bir karşı hamle yaptı. İzmir’de yaşayan “İngiliz Levantenleri”, bombalanan Türk mahallelerine yerleştirdi ve bunu saldırgan donanmaya açıkça bildirdi.

Mesaj açıktı: “İzmir’i bombalarsanız, kendi vatandaşlarınız da bu ateşin içinde kalır.”

Bu cesur hamle saldırganların hesaplarını bozdu.

Ama hepsi bu kadar değildi. İngilizler Rahmi Bey’e bir teklif de göndermişti.

Teslim olursa… İzmir’i İngilizlere bırakırsa… Kendisine bir “prenslik” verilecekti.

İmparatorluğun çöktüğü bir dönemde, birçok kişinin makam ve kurtuluş hesabı yaptığı bir çağda bu teklif bazıları için cazip görünebilirdi.

Ama Rahmi Bey için değil. Teklifi reddetti.

Çünkü bazı insanlar makamla değil, “onurla” yaşar!

Ne var ki tarih bazen sadece olayları değil, olayların sırasını da değiştirir.

Çanakkale zaferi büyüktü, elbette hak ettiği yeri aldı.

Fakat İzmir’deki bu savunma zamanla gölgede kaldı.

Hatta bazı tarihçilere göre “İttihat ve Terakki yönetimi”, özellikle de Enver Paşa, Çanakkale zaferine gölge olmaması için, İzmir’deki bu başarıyı ve şehitleri fazla öne çıkarmayı tercih etmedi.

Çünkü Çanakkale, imparatorluğun moralini ayakta tutan büyük bir destandı.

Ama bunun bir sonucu da oldu: İzmir’in 5 – 10 Mart 1915 savunması yavaş yavaş unutuldu. Bugün ne yazık ki İzmir’in bu savunması gibi, Rahmi Bey’in cesareti de neredeyse hatırlanmıyor. Hatta bilinmiyor.

Üstelik bu unutuluş sadece kitaplarda değil, mekânlarda da karşımıza çıkıyor.

İzmir’de, eski Maltepe Askerî Lisesi, bugünkü adıyla Milli Savunma Üniversitesi Narlıdere Kampüsü içinde, 1915 savunmasına dair izler bulunduğu biliniyor. O dönemin askeri hazırlıklarına, savunma düzenine ve eğitim faaliyetlerine dair hatıralar hâlâ bu alanda saklı.

Ama gel gör ki… Bu izlerle ilgilenen neredeyse kimse yok.

Ne bir ciddi araştırma…

Ne bir anma…

Ne de kamuoyuna anlatılan bir tarih…

İnsanın aklına şu soru geliyor: Bu sessizlik gerçekten bir ihmal mi?

Yoksa yıllar önce verilen o “unutma” kararının devamı mı?

Çünkü bugün bakıldığında Genelkurmay Başkanlığı’nın bile, adeta yıllar önce Enver Paşa döneminde yapılan o tarihsel tercihi sürdürür gibi davrandığı görülüyor.

Sanki İzmir’in 5 Mart savunması konuşulursa, Çanakkale’nin ışığı sönecekmiş gibi bir çekingenlik hâkim. Oysa tarih böyle işlemez.

Bir zafer başka bir zaferi gölgelemez. Aksine birbirini tamamlar.

Ama işin daha düşündürücü bir tarafı daha var.

Bugün o kampüs içinde faaliyet gösteren Milli Savunma Üniversitesi yönetiminin, İzmir’le neredeyse hiçbir kültürel ve tarihsel iletişim kurmaması da ayrı bir mesele.

Koca bir askeri ve tarihsel mirasın ortasında duran bir kurum… Ama şehrin hafızasıyla bağ kurmayan bir yönetim. Bu durum insanı ister istemez düşündürüyor. Tarih sadece kitaplarda değil, toprakta ve mekânlarda da yaşar.

Ve o mekânlara sırt dönenler, aslında tarihin kendisine sırt dönmüş olurlar.

Tam da bu yüzden bugün İzmir’de tuhaf bir manzaraya şahit oluyoruz.

İzmir Büyükşehir Belediyesi, 18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi’nin 111’inci yıl dönümü vesilesiyle yine bir sergi açıyor. Bir zamanlar kent hafızası olan Apikam, “kibirli sergicilerin” tutsaklığında sadece “sergi” ile “tarih yaşatıyor” yarım yamalak!

Sergi adı da oldukça iddialı ama “tanıdık”! :”Bir Zaferin İzinde: Türk Denizciliği ve Çanakkale Gemi Modelleri”. APİKAM ile İzmir Müze Gemiler Müdürlüğü iş birliğiyle hazırlanmış.

İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Gerçekten mi?

Çünkü o serginin açıldığı gün, yani 5 Mart, İzmir için sıradan bir tarih değildir.

Tam 111 yıl önce, yani 5 Mart 1915’te, İzmir Körfezi düşman donanmasının hedefi olmuş, bu şehir fiilen savunulmuş, körfezin kapısı kapatılmıştır. Şehitler verilmiştir.

Üstelik o savunmanın arkasında Rahmi Bey gibi kahraman bir vali, hem askeri direnişi hem de siyasi cesaretiyle tarihe geçecek bir tavır koymuştur.

Ama belli ki bu şehirde tarih anlatılırken bazı sayfalar okunmadan geçiliyor.

Çanakkale elbette büyük bir destandır.

Ama İzmir’in 5 Mart 1915 savunması, o destanın Ege kıyısındaki önsözüdür.

Ne var ki bazen tarihe bakarken uzaklara öyle dalıyoruz ki, ayağımızın bastığı toprağın hikâyesini unutuyoruz.

Belki de sorun tam olarak budur. Çanakkale’yi anlatan bir sergiyi 5 Mart günü açmak mümkündür. Ama aynı günün İzmir için ne ifade ettiğini bilmemek…

İşte buna insanın aklı unutkanlık mı demeli, cehalet mi demeli karar veremiyor.

Çünkü tarih sadece hatırlanan zaferlerden ibaret değildir. Hatırlanmayan savunmalar da tarihin bir parçasıdır.

5 Mart 1915…

İzmir’in sessiz kalmış direniş günlerinden biridir.

Ve bu şehir…

Sadece işgaliyle değil, direnişiyle de hatırlanmayı hak eden bir şehirdir.