Bir zamanlar maaşını alan bir çalışan ya da emekli, ay sonunu rahatlıkla getirebiliyor, temel
ihtiyaçlarını karşılayabiliyor ve hatta bir miktar tasarruf yapabiliyordu. Günümüzde ise birçok
vatandaş maaşını aldığı gün bütçe hesabı yapmaya başlıyor. Çünkü sorun yalnızca ne kadar
para kazanıldığı değil, kazanılan paranın ne kadar mal ve hizmet satın alabildiği meselesidir.
Ekonomide buna “satın alma gücü” denir.
Son yıllarda vatandaşın en çok şikâyet ettiği konuların başında gelirlerin satın alma gücündeki
erime geliyor. Maaşlar artıyor gibi görünse de markette, pazarda, kirada ve faturada yaşanan
fiyat artışları nedeniyle vatandaş kendisini daha yoksul hissediyor. Cebine giren para artarken
yaşam standardının düşmesi ilk bakışta çelişkili görünse de bunun temel nedeni
enflasyondur.
Enflasyon, mal ve hizmet fiyatlarının genel olarak yükselmesi anlamına gelir. Eğer maaşınız
yüzde 20 artarken harcamalarınız yüzde 40 artıyorsa aslında geliriniz yükselmiş değil,
gerilemiş demektir. Çünkü aynı maaşla artık daha az ürün satın alabiliyorsunuz. İşte satın
alma gücündeki erime tam olarak budur.
Bugün birçok vatandaş markete gittiğinde bu durumu açık şekilde hissediyor. Geçen yıl 1.000
liraya doldurulan alışveriş arabası bugün aynı ürünlerle 1.500 ya da 2.000 liraya dolabiliyor.
Ekmekten süte, etten sebzeye kadar birçok temel tüketim ürünündeki fiyat artışları aile
bütçesini ciddi biçimde zorluyor.
Satın alma gücündeki düşüşün en ağır etkisini ise sabit gelirli kesimler yaşıyor. Emekliler,
asgari ücretliler ve maaşlı çalışanlar gelirlerini kendi başlarına artırma imkanına sahip değil.
Ücretlerine yılda bir veya iki kez zam yapılırken fiyatlar neredeyse her ay yükseliyor. Bu
nedenle yapılan zamlar kısa süre içerisinde etkisini kaybediyor.
Özellikle kira giderleri vatandaşın bütçesinde büyük bir yük oluşturuyor. Büyük şehirlerde
kiralar son yıllarda çok hızlı arttı. Gelirinin önemli kısmını kiraya ayıran aileler, diğer
ihtiyaçlarından kısmak zorunda kalıyor. Eğitim, sağlık, ulaşım ve sosyal faaliyetler gibi
harcamalar da bütçede giderek daha fazla yer kaplıyor.
Satın alma gücünün azalması yalnızca bireyleri değil, ekonominin tamamını etkiliyor. İnsanlar
harcamalarını kısmaya başladığında esnafın işleri azalıyor. Restoranlar, kafeler, mağazalar ve
birçok küçük işletme müşteri kaybı yaşayabiliyor. Böylece ekonomik canlılık da
zayıflayabiliyor.
Bir başka önemli sonuç ise tasarrufların erimesi. Vatandaş yıllarca biriktirdiği parayla ev,
araba ya da başka bir yatırım yapmayı planlarken yüksek enflasyon nedeniyle birikimlerinin
değeri azalabiliyor. Bankada duran para, fiyat artışlarının gerisinde kaldığında alım gücü
bakımından küçülmüş oluyor.
Gelirlerin satın alma gücündeki erime toplumun psikolojisini de etkiliyor. İnsanlar geleceğe
dair plan yapmakta zorlanıyor. Çocuklarının eğitimi, ev sahibi olma hayali veya emeklilik
dönemine ilişkin beklentiler giderek daha belirsiz hale geliyor. Bu durum ekonomik kaygıları
artırırken toplumsal huzuru da olumsuz etkileyebiliyor.
Uzmanlara göre satın alma gücünün korunmasının en önemli yolu enflasyonun kalıcı olarak
düşürülmesidir. Çünkü ücretlere sürekli zam yapmak tek başına çözüm olmuyor. Eğer fiyatlar
da aynı hızla yükselmeye devam ederse yapılan zamların etkisi kısa sürede ortadan kalkıyor.
Kalıcı refah artışı için fiyat istikrarının sağlanması büyük önem taşıyor.
Bunun yanında üretimin artırılması, verimliliğin yükseltilmesi ve ekonomik büyümenin daha
geniş kesimlere yayılması da satın alma gücünü destekleyen unsurlar arasında yer alıyor.
Daha fazla üretim, daha fazla istihdam ve daha güçlü bir ekonomi, vatandaşın gelir seviyesini
yükseltirken yaşam maliyetlerinin kontrol altına alınmasına da katkı sağlayabiliyor.
Sonuç olarak bugün vatandaşın hissettiği temel sorun maaşının rakamsal olarak düşük olması
değil, o maaşın giderek daha az şey satın alabilmesidir. Market fişleri uzuyor, faturalar
kabarıyor ve ay sonunu getirmek zorlaşıyor. Satın alma gücündeki erime, ekonomik
göstergelerin ötesinde insanların günlük hayatında doğrudan hissedilen bir gerçeklik olarak
karşımıza çıkıyor. Bu nedenle ekonomik başarı yalnızca gelirlerin artmasıyla değil, vatandaşın
cebindeki paranın değerini koruyabilmesiyle ölçülüyor. Bir başka ifadeyle önemli olan ne
kadar kazandığımız değil, kazandığımız parayla ne kadar yaşayabildiğimizdir.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
[email protected]