Klazomenai, Urla sınırları içinde bulunan tarihi İyonya kenti olup Urla'nın doğusunda uzanan sahil şeridi için kullanılan Kilizman ismi, bu antik kentten kaynaklanmaktadır. Geçtiğimiz hafta sonu Urla’da geleneksel bağ bozumunu kutladık. Tarihte Dionysos onuruna gerçekleştirildiğini bildiğimiz bu şenliklerin ardından bugün; bu ritüellerinin kalbinde doğup, büyümüş olan bir filozofu, Anaksagoras’ı yazmak istedim.

Antik kaynaklara göre ailesi varlıklıydı; ancak Anaksagoras maddi zenginliği önemsemedi, kendisini bütünüyle bilgiye ve araştırmaya adadı. Ona atfedilen, “Benim zenginliğim bilgidir” anlamındaki sözler, bu tavrını anlatan rivayetler arasında yer alır. Anaksagoras’ın felsefesi akıl (nous) kavramı üzerine kuruludur. Doğa Üzerine adlı eserinde, evrenin oluşumunu ayrıntılı bir şekilde tasvir etmektedir. Buna göre, başlangıçta unsurların birbirine geçmiş halde bulunması dolayısıyla evren kaos durumundadır. Sonra bu unsurların bir araya gelmesiyle kaotik durumdan çıkıp kozmoza(evren) dönüşmüştür. Birbirine bütünüyle karışmış sonsuz sayıdaki spermaların(tohum) da kendiliğinden kozmosu meydana getirmesi, yani evrene bir düzenlilik bahşetmesi mümkün değildir. Bu gücün Anaksagoras’ın dilindeki karşılığı Nous’tur. Bu yönüyle, doğayı mitolojik açıklamalardan ayırarak rasyonel düşünceye dayalı bilimsel yaklaşımın ve rasyonel teolojinin öncülerindendir. Aynı zamanda pratik ve dünyevi kaygılardan uzaklaşarak ömrünü sadece evreni anlamaya adamış 'saf kontemplatif düşünür' tipinin de felsefe tarihindeki ilk örneğidir.

Anaksagoras’a göre evrende her şey, her şeyden bir pay taşır; yani her varlığın içinde diğer tüm varlıklardan izler bulunur. Ancak buna rağmen her şey, belirli bir şey olarak vardır. Et et olarak, altın altın olarak, ağaç ağaç olarak görünür. Bunun nedeni, o varlığın yapısında kendi türüne ait “tohumların” (spermaların) diğerlerine göre daha baskın olmasıdır. Bu yüzden varlıklar özünde birbirine dönüşmez. Bir şeyin başka bir şeye dönüştüğünü düşündüğümüzde, gerçekte olan şey, o varlığın temel niteliğini oluşturan spermaların oranlarının değişmesidir.

Anaksagoras’ın hayatını sade, ölçülü ve düşünceye adanmış bir biçimde sürdürdüğü aktarılır. Rivayete göre oğlunun ölümünden sonra “Ölümlü bir varlık dünyaya getirdiğimi biliyordum.” diyebilecek kadar da evrenin düzenindeki küçük yerini biliyordur.

Bugün adına heykel diktiğimiz, felsefesini anlatmaya çalıştığımız bu insan, yaşadığı çağda gökyüzünü araştırma cesaretini gösterdi. Gök cisimlerini doğa yasalarıyla açıklaması, dönemin dinsel kabulleriyle çatıştı. Güneşin tanrısal bir varlık değil, kızgın bir madde (taş/kütle) olduğunu söylemesi gençlik döneminde geldiği ve filozoflar şehri olmasında öncülük ettiği Atina’da dinsizlik olarak algılandı. Şehrin kutsallığını, düzenini sorgulamak yani vatanını sevmemekle suçlandı. Atina’da ilk düşünce suçlularından biridir. En çok da göklerle uğraşmasının bedelini ödedi. Aslında bir nevi de dönemin siyasi çekişmelerinin kurbanı oldu. Ölüm cezasına çarptırıldığına dair anlatılar olmakla birlikte, yaygın kabul gören görüş, politikacı ve general Perikles’in desteğiyle idamdan kurtulduğu ve sürgüne gönderildiğidir. İdamdan kurtulmak için Atina’yı terk etmek zorunda kaldı. Sürgün yıllarını Lampsakos’ta (Bugünkü Lapseki) geçirdi. Burada saygı gördü, ders verdi ve yaşamının sonuna kadar çalışmalarını sürdürdü. Anlatılanlara göre, Lampsakoslular ölümünden sonra Anaksagoras’ın mezarına “Gökleri yeryüzüne indiren filozof” anlamına gelen bir ifade yazdırmışlardı.

Peki öldü, ama gerçekten kurtuldu mu?

Anaksagoras’a “Bizim toprağımızın filozofu” dediğimizde, “Yunan mısın sen?” diye soranlarla da karşılaştık, Urla merkezindeki heykelinden elindeki kürenin çalındığı günleri de yaşadık.

Ama geldiğimiz noktada şunu görüyoruz; Urla’da, felsefe gönüllüleri onun heykelini yaptırıyor, Urla Enginar Festivali’nin renkli ortamında, felsefe gönüllüleri bu topraklardan çıkan bilge Anaksagoras’ı unutmuyor ve onun anısına sıcak lokmalar döktürüyor. Bu davranış, onu ölülerimiz için beslediğimiz saygı ve anma geleneğine dahil etmek. Nitekim Urla meydanında ölülerimizin hayrına sık sık lokma dökülür.

Belki Anaksagoras bugün yaşasa yine yargılanırdı ama fikirleri iki bin beş yüz yıl sonra hâlâ ayakta. Çünkü bazı insanlar sürgün edilip susturulsa da düşünceleri hep kalıcı olur. Başını gökyüzüne kaldırmayı bilen Urla’da Anaksagoras’ı hatırlamak, bu toprağın tarihine, kültürüne ve dünyaya açılan evrensel yüzüne değer katmaktır.