Son günlerde kamuoyunda en çok tartışılan konulardan biri de Çinli otomotiv devi BYD'nin
Türkiye'deki yatırım planlarıyla ilgili yaşanan gelişmeler oldu. Eğer bir şirket, çeşitli
nedenlerle ülkemizde üretim yapmaktan vazgeçerse, "Türkiye buna nasıl karşılık vermeli?"
sorusu gündeme geliyor. Kimi vatandaş "Misilleme yapılsın." derken, kimi ise "Ekonomide
duygular değil akıl kazanmalı." görüşünü savunuyor.
Peki gerçekten misilleme yapmak doğru olur mu? Böyle bir kararın Türkiye'nin geleceğine
etkisi ne olur? Gelin birlikte değerlendirelim.
Her şeyden önce şunu kabul etmek gerekir ki, artık dünya ekonomisi eski dünya değildir.
Ülkeler birbirine ticaretle, yatırımla ve teknolojiyle bağlı hale gelmiştir. Bugün Çin'de üretilen
bir parçayı Türkiye'deki fabrika kullanıyor, Türkiye'de üretilen bir ürün Avrupa'ya satılıyor,
Avrupa'dan gelen teknoloji ise Amerika'da geliştiriliyor. Böyle bir sistemde alınacak her
ekonomik kararın zincirleme etkileri olur.
Eğer Türkiye, BYD'ye karşı sert ekonomik yaptırımlar uygularsa ilk bakışta "ülkenin hakkını
koruyor" görüntüsü ortaya çıkabilir. Ancak işin ekonomik tarafı biraz daha farklıdır.
Yabancı yatırımcılar yalnızca bugünkü kazançlarına değil, gelecekte karşılaşabilecekleri
risklere de bakarlar. Bir ülkede yatırım yapan şirketler, "Yarın benzer bir sorun yaşarsam
bana nasıl davranılır?" diye hesap yaparlar.
Bu nedenle alınacak her karar, yalnızca BYD'yi değil, Türkiye'ye gelmeyi düşünen yüzlerce
uluslararası yatırımcıyı da yakından ilgilendirir.
Diğer taraftan Türkiye'nin de haklı olduğu noktalar olabilir. Eğer bir şirket büyük vaatlerde
bulunup daha sonra bunları yerine getirmiyorsa, devlet elbette gerekli hukuki ve ticari
tedbirleri alabilir. Ancak bunun yöntemi çok önemlidir.
Ekonomide cezalandırma kadar güven vermek de önemlidir.
Türkiye son yıllarda elektrikli otomobil üretiminde önemli hedefler belirledi. TOGG bunun en
önemli örneklerinden biri oldu. Bunun yanında dünyanın farklı ülkelerinden yatırım
çekebilmek için ciddi teşvik paketleri hazırlandı.
Bir yatırımın gerçekleşmemesi yalnızca fabrika anlamına gelmez.
Binlerce kişilik istihdam...
Yan sanayi...
Lojistik firmaları...
Parça üreticileri...
Yazılım şirketleri...

Servis ağı...
İhracat fırsatları...
Hepsi aynı zincirin halkalarıdır.
Dolayısıyla büyük yatırımların iptal edilmesi ekonomik açıdan önemli kayıplara yol açabilir.
Ancak burada başka bir gerçek daha var.
Türkiye artık eski Türkiye değil.
85 milyonu aşan nüfusu, gelişen sanayisi ve Avrupa'ya yakınlığı sayesinde dünyanın önemli
üretim merkezlerinden biri olma potansiyelini taşıyor.
Bu nedenle tek bir firmaya bağımlı kalmak da doğru değildir.
Bir şirket gelmezse başka şirketlerin gelmesi için ortam oluşturmak çok daha akıllıca
olacaktır.
Ekonomide en büyük güçlerden biri rekabettir.
Ne kadar çok yatırımcı gelirse, o kadar fazla teknoloji gelir.
Ne kadar fazla teknoloji gelirse, o kadar kaliteli üretim yapılır.
Ne kadar kaliteli üretim olursa, ihracat da o kadar artar.
Türkiye'nin uzun vadeli hedefi de tam olarak budur.
Yüksek katma değerli üretim.
İleri teknoloji.
Elektrikli araçlar.
Batarya üretimi.
Yazılım geliştirme.
Yapay zekâ destekli otomotiv sistemleri.
İşte geleceğin ekonomisi bunların üzerine kurulacaktır.
Eğer Türkiye yalnızca tepki vermeye odaklanırsa zaman kaybedebilir.
Ancak yaşanan olaylardan ders çıkarıp yatırım ortamını daha da güçlendirirse kazanan taraf
olabilir.
Bir başka önemli konu ise diplomasi.
Çin bugün dünyanın en büyük üretim gücü olmayı sürdürüyor.
Türkiye ise Asya ile Avrupa arasında stratejik bir köprü konumunda bulunuyor.

İki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin korunması, sadece otomotiv sektörü açısından değil;
enerji, teknoloji, lojistik ve dış ticaret bakımından da büyük önem taşıyor.
Bu nedenle köprüleri tamamen yıkmak yerine sorunları müzakere yoluyla çözmek her zaman
daha sağlıklı sonuç verir.
Unutulmamalıdır ki uluslararası ticarette kapılar kolay açılmıyor.
Açılan kapıları kapatmak ise çok daha kolay oluyor.
Bugün BYD olabilir.
Yarın başka bir teknoloji şirketi olabilir.
Önemli olan Türkiye'nin yatırımcı açısından güven veren, hukuk sistemine güven duyulan ve
öngörülebilir bir ekonomi olarak görülmesidir.
Çünkü sermaye en çok güveni sever.
Güvenin olduğu yere yatırım gelir.
Yatırımın olduğu yerde üretim olur.
Üretimin olduğu yerde ihracat artar.
İhracat arttıkça döviz kazanılır.
Döviz arttıkça ekonomi güçlenir.
Ekonomi güçlendikçe vatandaşın refahı yükselir.
Sonuç olarak, bir şirketin yatırım kararından vazgeçmesi elbette üzücü olabilir. Devlet,
ülkenin çıkarlarını korumak için hukuki ve ekonomik çerçevede gerekli adımları atmalıdır.
Ancak bu adımların, Türkiye'nin uzun vadeli yatırım iklimine zarar vermeyecek şekilde
planlanması büyük önem taşır. Duygusal tepkiler yerine hukuk, öngörülebilirlik ve rekabet
gücünü artıran politikalar hem mevcut yatırımcıların güvenini korur hem de yeni yatırımların
önünü açar. Güçlü ekonomiler, sadece haklarını savunan değil, aynı zamanda geleceğe güven
veren ülkeler olarak öne çıkar. Bu nedenle Türkiye'nin en büyük misillemesi, daha fazla
üretmek, daha fazla teknoloji geliştirmek ve dünyanın yatırım yapmak istediği ülkeler
arasında yer almaya devam etmek olacaktır.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
[email protected]