Bireyselleşmek, insanın kendi hayatı üzerinde söz sahibi olması, kendi kararlarını verebilmesi, kendi tercihlerini yapabilmesi, başkasının hayatına müdahale etmeden kendi hayatını kurabilmesi…demekti. Bunlar insanın özgürleşmesinin ve özgünleşmesinin önemli kazanımlarıydı. Ancak bireyselleşmeyle birlikte güçlenen “ben” duygusu, zamanla başka bir anlayışla karışmaya başladı: Benim çocuğum, benim düşüncem, benim hakkım… Hatta “Ben öne geçeyim.

Önce kendi çocuğumuzu başkasının çocuğunun önüne koyduk. Sonra kendi çıkarımızı ortak çıkarın önüne koymaya başladık. Bir süre sonra da bize tanınan her avantajı doğal bir hak, elimizden alınan her avantajı ise haksızlık olarak görür olduk. Hatta kuralsızlığı, sınırsızlığı ve bu benmerkezci davranış şekillerini 'özgürlük' sanmaya başladık.

Bunu mesleğim nedeniyle gayrimenkul alanında da sıkça görüyorum. Örneğin bir taşınmaz sahibi, çevredeki parseller konut kullanımında iken kendi arsasının farklı ve o dönem daha avantajlı bir kullanım hakkına sahip olmasından memnun olabiliyor. O gün bu farklılıktan yararlanıyor. Yıllar sonra mevzuat değişiyor, kullanım koşulları ağırlaşıyor ve taşınmazın ekonomik karşılığı azalıyor. Bu kez aynı kişi kamu kurumlarının kapısını çalıyor: “Arsam değer kaybetti.”

Elbette gerçekten oluşmuş bir mağduriyet varsa bunun araştırılması gerekir. Ancak insanın aklına şu soru da geliyor: Çevredeki taşınmazlardan farklı ve daha avantajlı bir kullanım hakkına sahipken bunun getirisini kabul ediyordunuz. Şimdi neden yalnızca kötü tarafını hak kaybı olarak görüyorsunuz? Avantaj bize yararken sistemin sonucu, aleyhimize döndüğünde ise sistemin haksızlığı oluyor.

Bir kural bizim işimize geldiğinde “mevzuat böyle” diyoruz. İşimize gelmediğinde kuralın değişmesini istiyoruz. Bir başkasının önüne geçebildiğimizde bunu kendi akıllılığımız olarak görüyoruz. Başkası önümüze geçtiğinde adaletsizlikten söz ediyoruz.

Kendi çıkarımızı ortak kuralın önüne koymaya başladığımızda, bir süre sonra kimin hak ettiğinden çok kimin “bizden” olduğuna da bakmaya başlıyoruz. “Benim çocuğum işe girsin.”, “Benim tanıdığım o göreve gelsin.”, “Bizim görüşümüzde biri olsun.” Bu anlayış yalnızca adalet duygumuzu değil, liyakat anlayışımızı da zedeliyor. Bir işi en iyi yapacak kişi, sırf bizim yakınımız veya tanıdığımız olmadığı için geride kalabiliyor.

Bazı işlerde bunun bedeli yalnızca haksızlık değil, insan hayatı.

Adıyaman’da depremde hayatını kaybeden Kıbrıslı çocukları düşündüğümüzde ya da Kıbrıs açıklarında yaşanan son gemi kazasının nedenlerini tartışırken aynı soruların peşine düşüyoruz: Bina nasıl yapıldı, kim projelendirdi, kim denetledi? Gemi sefere elverişli miydi, bakımları ve kontrolleri gerektiği gibi yapılmış mıydı, görev başındaki kişiler gerekli yeterliliğe sahip miydi?

Liyakat yalnızca devlet kadroları için kullanılan bir kavram değil. Binayı projelendiren, yapan ve denetleyen; geminin bakımını yapan ve kullanan; çocuğumuzu taşıyan aracı kontrol eden insanın işini gerektiği gibi bilmesi de liyakat meselesi. Çünkü bazı işlerde yanlış tercihin, ihmalin veya kuralsızlığın bedeli yalnızca bir başkasının hakkını yemekle kalmıyor.

Çocuğumuz için iyi bir hayat isterken yalnızca onun öne geçmesini düşünemeyiz. Çünkü “Benim çocuğum öne geçsin.” diye kurduğumuz bir düzenin sonunda, “Benim çocuğum güvende olsun.” diyebileceğimiz bir düzen kalmıyor.

Kuralları yalnızca başkaları uysun diye değil, hepimizi korusun diye koyuyoruz. Liyakati yalnızca başkasının hakkı için değil, kendi hayatımız ve çocuklarımızın hayatı için de savunmak zorundayız. Sistemi liyakatsizleştirdiğimiz, kuralsızlığın egemen olduğu bir düzende, günün sonunda kimsenin çocuğu güvende değil.