Son günlerde finans piyasalarının gündeminden düşmeyen fon tartışmasına bir de “zararların
vatandaşın cebinden karşılanacağı” iddiası eklenince kamuoyunda önemli bir soru işareti oluştu.
Sosyal medyada hızla yayılan bu iddialar üzerine Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı
Dezenformasyonla Mücadele Merkezi, yani DMM, açıklama yaparak tasfiye sürecindeki fonların
yatırımcı ödemeleri nedeniyle vatandaşlardan herhangi bir ad altında ücret, vergi veya katkı payı
alınacağı yönündeki iddiaların gerçeği yansıtmadığını bildirdi.
Bu açıklama son derece önemli. Çünkü fonlarla ilgili tartışma artık sadece yatırımcıların kayıpları veya
soruşturmanın hukuki boyutuyla sınırlı değil. Konu, doğrudan doğruya kamu kaynaklarının kullanılıp
kullanılmayacağı ve ortaya çıkan zararın kimin tarafından karşılanacağı noktasına taşınmış durumda.
DMM'nin açıklaması, sosyal medyada yayılan “tüm vatandaşlardan para toplanacak” şeklindeki
iddianın asılsız olduğunu ortaya koyuyor. Ancak burada dikkat edilmesi gereken başka bir nokta daha
var: Bir iddianın yalanlanması, fonlardaki gerçek zararların ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Asıl
mesele, yatırımcıların uğradığı zararların hangi hukuki ve mali mekanizmalar çerçevesinde
karşılanacağıdır.
Bence kamuoyunun asıl beklentisi de tam olarak budur.
Yatırım fonu, vatandaşın parasını belirli yatırım araçlarında değerlendirmek amacıyla oluşturulan
profesyonel bir finansal yapı. Dolayısıyla bu sistemin güvenilirliği yalnızca yatırımcının parasının
korunması açısından değil, sermaye piyasalarının tamamının sağlıklı işlemesi açısından önem taşıyor.
Fonlarda yaşanan sorunların ardından yatırımcıların aklındaki ilk soru doğal olarak “Paramı nasıl geri
alacağım?” oluyor. İkinci soru ise “Bu zararın bedelini kim ödeyecek?” şeklinde ortaya çıkıyor.
İşte tam bu noktada şeffaflık büyük önem taşıyor.
Devletin veya ilgili kurumların yapması gereken yalnızca sosyal medyada ortaya çıkan iddiaları
yalanlamak değil; aynı zamanda tasfiye süreçlerinin nasıl işleyeceğini, yatırımcıların haklarının nasıl
korunacağını, varlıkların nasıl değerlendirileceğini ve varsa sorumluların hangi hukuki süreçlerle karşı
karşıya kalacağını mümkün olduğunca açık biçimde anlatmaktır.
Çünkü finans piyasalarında güven, paranın kendisi kadar değerlidir.
Bir yatırımcı herhangi bir fona parasını yatırırken sadece getiriyi düşünmez. Aynı zamanda sistemin
denetlendiğine, kayıtların tutulduğuna, varlıkların güvenli şekilde saklandığına ve sorun ortaya
çıktığında hukuk mekanizmasının çalışacağına inanır.
Bu güven zedelenirse sorun yalnızca belirli fonlarla sınırlı kalmayabilir. Yatırımcıların fonlardan
uzaklaşması, tasarrufların başka alanlara yönelmesi ve sermaye piyasalarına duyulan güvenin
azalması gibi sonuçlar ortaya çıkabilir.
Bu nedenle fon tartışmasını sadece “vatandaşlardan para alınacak mı?” sorusuna indirgememek
gerekir.
DMM'nin 25 Eylül 2026 tarihli açıklaması açısından net olan konu, tasfiye edilen veya edilecek
fonların yatırımcı ödemelerini karşılamak amacıyla bütün vatandaşlardan ücret, vergi ya da katkı payı
alınacağı iddiasının reddedilmiş olmasıdır.
Fakat bundan sonraki süreçte yatırımcıların beklediği şey daha fazla bilgi olacaktır.
Hangi fonlarda ne kadar zarar oluştu?

Fonların mevcut varlıkları ne durumda?
Tasfiye sürecinde ne kadar kaynak elde edilebilecek?
Yatırımcıların alacakları hangi sıraya göre ödenecek?
Sorumluluğu bulunan kişiler veya kuruluşlar açısından hangi hukuki işlemler yürütülüyor?
Bu soruların tamamı cevaplandığında kamuoyundaki belirsizlik de önemli ölçüde azalacaktır.
Burada özellikle altını çizmek istediğim bir başka konu da sosyal medyanın finansal konulardaki
etkisidir. Bir iddia birkaç saat içerisinde binlerce kişiye ulaşabiliyor. İnsanlar da parasını ilgilendiren bir
konuda doğal olarak endişeye kapılabiliyor. Ancak doğrulanmamış bilgilerin paylaşılması, zaten güven
sorunu yaşayan yatırımcıların kaygısını daha da artırabiliyor.
Bu nedenle yatırımcıların resmi kurumların açıklamalarını ve Sermaye Piyasası Kurulu, KAP ve ilgili
diğer resmi kaynakları takip etmesi büyük önem taşıyor.
Sonuç olarak DMM'nin açıklaması, “fon ödemelerinin finansmanı için tüm vatandaşlardan ücret
alınacağı” iddiasına yönelik net bir yalanlama niteliğinde.
Ancak finans piyasalarında güveni yeniden tesis etmek için yalnızca yalanlama yeterli olmayabilir.
Bundan sonraki aşamada ihtiyaç duyulan şey; şeffaf, düzenli ve ayrıntılı bilgilendirmedir.
Çünkü vatandaşın görmek istediği sadece “fatura size çıkmayacak” açıklaması değildir. Vatandaş aynı
zamanda “Peki bu süreç nasıl sonuçlanacak?” sorusunun cevabını da bilmek istiyor.
Fon krizinin gerçek sınavı da burada başlayacak. Yatırımcıların zararlarının nasıl hesaplanacağı,
varlıkların nasıl tasfiye edileceği, hukuki sorumlulukların nasıl belirleneceği ve sermaye piyasalarına
duyulan güvenin nasıl korunacağı önümüzdeki dönemin en önemli başlıkları arasında yer alacak.
Finansal sistemlerde güven bir günde kurulmaz, fakat bir iddia veya belirsizlikle hızlı biçimde
zedelenebilir. Bu nedenle bundan sonraki süreçte en değerli kaynak para kadar şeffaflık ve güven
olacaktır.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
[email protected]