Ekonomi denildiğinde çoğu insanın aklına ilk olarak büyüme gelir. Televizyonlarda,
gazetelerde ve haberlerde sık sık "Ekonomi yüzde 5 büyüdü", "Milli gelir arttı" ya da "Üretim
yükseldi" gibi ifadeler duyarız. Elbette bunlar sevindirici gelişmelerdir. Çünkü büyüyen
ekonomi daha fazla üretim, daha fazla yatırım ve daha fazla istihdam anlamına gelir. Ancak
işin bir de başka yönü vardır. Ekonomi büyürken bu büyümeden kim ne kadar pay alıyor? Asıl
önemli soru budur.
Bir pastayı düşünelim. Pasta her geçen yıl büyüyor olabilir. Ama eğer o büyük pastadan
sadece birkaç kişi büyük dilimler alıyor, milyonlarca insan ise küçük bir parçayla yetinmek
zorunda kalıyorsa, ortada gerçek anlamda bir refah artışından söz etmek kolay değildir. İşte
ekonomide "adil paylaşım" denilen konu tam da bunu anlatır.
Bir ülkenin ekonomisi ne kadar büyürse büyüsün, eğer vatandaşın cebindeki para aynı hızla
artmıyorsa, hayat pahalılığı geçim sıkıntısını artırıyorsa ve gelir dağılımı bozuluyorsa insanlar
büyümeyi kendi hayatlarında hissedemez. O zaman büyüme rakamlarda kalır, vatandaşın
sofrasına yansımaz.
Bugün birçok ülkede en önemli tartışmalardan biri de budur. Bir yandan yatırımların artması,
fabrikaların kurulması ve üretimin yükselmesi hedeflenirken, diğer yandan çalışanların
emeğinin karşılığını alması, emeklilerin rahat yaşayabilmesi ve dar gelirli ailelerin geçimini
sağlayabilmesi için de politikalar geliştirilmektedir. Çünkü ekonomik büyümenin kalıcı
olabilmesi için toplumun büyük bölümünün bu büyümeden faydalanması gerekir.
Adil paylaşım yalnızca maaş artışı demek değildir. Eğitimden sağlığa, ulaşımdan sosyal
yardımlara kadar birçok alanda vatandaşın yaşam kalitesinin yükselmesi de adil paylaşımın
bir parçasıdır. İnsanlar çocuklarını iyi okullarda okutabiliyor, kaliteli sağlık hizmetine
ulaşabiliyor ve gelecek kaygısı yaşamıyorsa ekonomik büyümenin meyveleri topluma yayılmış
demektir.
Elbette burada devletin önemli görevleri vardır. Vergi sistemi adaletli olmalıdır. Çok
kazananın daha fazla katkı sağlaması, dar gelirlinin ise korunması gerekir. Kamu kaynakları
toplumun tüm kesimlerine fayda sağlayacak şekilde kullanılmalıdır. Eğitim, sağlık ve altyapı
yatırımları yalnızca büyük şehirlerde değil, ülkenin her bölgesinde artırılmalıdır. Böylece
ekonomik gelişme sadece belli bölgelerde değil, tüm yurtta hissedilir.
İş dünyasının da önemli sorumlulukları vardır. İşletmeler sadece kâr etmeyi değil,
çalışanlarının refahını da düşünmelidir. Verimlilik arttıkça bunun çalışan ücretlerine de
yansıması hem iş barışını güçlendirir hem de tüketimi artırarak ekonomiye yeniden canlılık
kazandırır. Çalışan mutlu olursa üretim artar, üretim arttıkça işletme kazanır, işletme
kazandıkça ülke ekonomisi büyür. Bu zincirin her halkası birbirine bağlıdır.
Adil paylaşımın sağlanamadığı ekonomilerde ise çeşitli sorunlar ortaya çıkar. Gelir farkı
büyüdükçe toplumdaki huzursuzluk artabilir. Gençler gelecekten umudunu kesebilir. Nitelikli
insanlar başka ülkelere gitmeyi düşünebilir. İç tüketim zayıflayabilir. Sonuçta ekonomik
büyüme de zamanla yavaşlayabilir. Çünkü güçlü bir ekonomi yalnızca fabrikalarla değil,
umutlu ve mutlu insanlarla ayakta kalır.
Tarımın desteklenmesi de bu dengenin önemli parçalarından biridir. Çiftçi yeterince
kazanamazsa üretim azalır. Üretim azalınca gıda fiyatları yükselir. Bu da en çok dar gelirli
vatandaşları etkiler. Aynı şekilde küçük esnafın ve KOBİ'lerin desteklenmesi de gelirin
toplumun daha geniş kesimlerine yayılmasını sağlar. Büyük şirketlerin yanında küçük
işletmelerin de güçlenmesi ekonomik denge açısından büyük önem taşır.
Teknoloji yatırımları ve verimlilik artışı da büyümenin temel kaynaklarıdır. Ancak teknoloji
gelişirken çalışanların yeni beceriler kazanması için eğitim programları da hazırlanmalıdır.
Böylece insanlar işlerini kaybetmek yerine yeni iş alanlarına uyum sağlayabilir. Eğitim ile
ekonomik büyüme arasında güçlü bir bağ kurulması, adil paylaşımı destekleyen en önemli
adımlardan biridir.
Enflasyonla mücadele de büyüme ve paylaşım dengesinin vazgeçilmez unsurudur. Çünkü
yüksek enflasyon en çok sabit gelirli vatandaşın alım gücünü düşürür. Maaş artsa bile fiyatlar
daha hızlı yükseliyorsa vatandaşın refahı artmaz. Bu nedenle fiyat istikrarı sağlanırken
üretimin de desteklenmesi büyük önem taşır. Hem üretimi artıran hem de vatandaşın alım
gücünü koruyan politikalar birlikte uygulanmalıdır.
Sonuç olarak ekonomik büyüme elbette gereklidir. Ancak büyümenin gerçek anlam
kazanması için toplumun tamamına dokunması gerekir. Üretimin arttığı, yatırımların
çoğaldığı, işsizliğin azaldığı ve elde edilen gelirin adaletli biçimde paylaşıldığı bir ekonomi
herkes için daha güçlü bir gelecek demektir.
Unutulmamalıdır ki güçlü ekonomi yalnızca rakamlarla ölçülmez. Güçlü ekonomi; pazarda
rahat alışveriş yapan emekli, geleceğe umutla bakan genç, ürettiğinin karşılığını alan çiftçi,
işini büyüten esnaf ve emeğinin hakkını alan çalışanla anlam kazanır. Gerçek kalkınma,
büyümenin toplumun her kesimine ulaşabildiği gün gerçekleşir. İşte o zaman ekonomik
başarı sadece istatistiklerde değil, vatandaşın mutfağında, cebinde ve yaşam kalitesinde de
hissedilir.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
[email protected]