İzmir farklı bir şehir.
Sadece deniziyle, kordonuyla, insanıyla değil; siyasete bakışıyla da farklıdır. Bu kentte seçmen, kimi zaman yılların alışkanlıklarını bir kenara bırakır, kimi zaman da siyasetçiye hiç beklemediği bir ders verir.
O yüzden İzmir'i anlamadan İzmir'de siyaset yapılmaz.
Yıllardır İzmir için "CHP'nin kalesi" denir. Doğrudur, seçim sonuçları da bunu gösterir. Ancak bazı CHP'lilerin düştüğü büyük bir yanılgı var:
İzmir'in CHP'ye verdiği desteği, CHP'nin kusursuz siyaset yaptığına bağlamak...
İşte hata tam da burada başlıyor.
Bu şehir uzun yıllardır iktidara bir denge unsuru olarak bakıyor. Sandıkta verdiği mesajın önemli bir bölümü parti sevgisinden çok, siyasi tercih ve duruşla ilgili. Bunu görmeyenler, İzmir'in oyunu cepte sananlar geçmişten ders almamış demektir.
Hafızaları biraz tazeleyelim…
Dr. Burhan Özfatura, sağ siyasetin adayı olarak iki kez DYP ve ANAP’la İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı'nı kazandı. Karşısında sıradan isimler yoktu. CHP'nin ağır topu bakanlık yapmış Yüksel Çakmur bile seçimi kaybetti.
Demek ki neymiş?
İzmir seçmeni gerektiğinde kararını değiştirebiliyormuş.
İzmir'in oyları kimsenin tapulu malı değilmiş.
Bugün CHP'nin yaşadığı tabloya baktığımızda da aynı gerçeği görüyoruz.
Ankara'da başlayan kurultay tartışmaları, mahkeme süreçleri, karşılıklı açıklamalar ve parti içindeki sert kamplaşma artık herkesin gözü önünde yaşanıyor. Kim ne derse desin, CHP kağıt üzerinde olmasa da fiilen iki ayrı cepheye ayrılmış durumda.
Bir tarafta Özgür Özel ve değişim kadroları...
Diğer tarafta Kemal Kılıçdaroğlu'na yakın isimler...
Ve bu kavga her geçen gün biraz daha büyüyor.
İzmir'de de durum farklı değil.
Sosyal medyaya bakıyorsunuz, Kılıçdaroğlu'nu destekleyenler var. Ancak örgütlerin, belediyelerin ve seçmenin büyük bölümünün tercihi açık biçimde Özgür Özel'den yana görünüyor.
Fakat asıl tehlike burada değil.
Asıl tehlike, bu kavganın seçmeni yormasıdır.
Çünkü siyaset tarihinin değişmez bir kuralı vardır:
Kendi içinde kavga eden partiler önce enerjisini, sonra seçmenini kaybeder.
Tam da bu noktada yılların siyasetçisi Yüksel Çakmur'un o meşhur sözü kulaklarda çınlıyor:
"Kavgalı eve kimse kız vermez."
Bu söz aslında sadece CHP için değil, bütün siyasi partiler için bir uyarıdır.
Vatandaş kavga görmek istemiyor.
Vatandaş çözüm görmek istiyor.
Ekonomiyi konuşmak istiyor.
Hayat pahalılığını konuşmak istiyor.
Çocuğunun geleceğini konuşmak istiyor.
Parti içi hesaplaşmaları değil...
Bugün CHP'nin önündeki en büyük risk rakibi değil, kendi içindeki huzursuzluktur.
İzmir gibi yıllardır en güçlü olduğu şehirlerde bile seçmenin sabrını zorlayacak bir noktaya gelinirse sonuçların ne olacağını kimse kestiremez.
Bu nedenle son sözü bir ağabey tavsiyesi olarak söyleyelim.
Kemal Kılıçdaroğlu, yıllarca CHP Genel Başkanlığı yapmış, Türk siyasetinde iz bırakmış önemli bir isimdir.
Tam da bu nedenle kendisine yakışan şey yeni bir kavganın parçası olmak değil, yeni bir uzlaşının mimarı olmaktır.
Eğer CHP gerçekten birlik olacaksa, bunun yolu yeni cepheler açmaktan değil, aynı masada buluşmaktan geçer.
Belki de bugün yapılması gereken şey çok basittir:
Kurultayı toplamak...
Partiyi yeniden konuşturmak...
Ve sonuç ne çıkarsa çıksın herkesin saygı duyacağı bir zemini oluşturmak...
Olur mu?
Siyasette neden olmasın?
Yeter ki herkes haklı çıkmaya değil, partisini ayakta tutmaya çalışsın.