Televizyon, sadece eğlendiren bir mecra değildir.
Aynı zamanda milyonlarca insanın güven duyduğu, gördüğüne inanma eğiliminde olduğu güçlü bir iletişim aracıdır. Bu nedenle ekran önünde yapılan her yayın, yalnızca reyting açısından değil, toplumsal sorumluluk açısından da değerlendirilmelidir.

İşte tam da bu yüzden Star TV'de Songül Karlı ile Uğur Aslan’ın sunuculuğunu yaptığı "Sana Değer" programı etrafında oluşan tartışmaların yalnızca magazin konusu olarak görülmemesi gerektiğini düşünüyorum.
Programda uzun süre Ali isimli bir genç ile DJ Nermin'in ilişkisi ekranlara taşındı. Günlerce, haftalarca, hatta aylarca izleyici bu hikayeyi takip etti. Kimi zaman telefon bağlantıları yapıldı, kimi zaman stüdyoda buluşmalar yaşandı, kimi zaman oyunlar oynandı, duygusal anlar yaşandı. Ekran başındaki milyonlar da bunların gerçek bir hayat hikayesi olduğuna inanarak izledi.
Ancak daha sonra kamuoyuna yansıyan bazı iddialar ve görüntüler, bu hikayenin ne kadarının gerçek, ne kadarının kurgu olduğu yönünde ciddi soru işaretleri doğurdu.
Birgün Gazetesi'nde yayımlanan ve gazeteci Ebru Çelik'in imzasını taşıyan haberde, CHP'nin bir rozet takma töreninde yer alan bazı kişilerin cast ajansları aracılığıyla organizasyona katıldığı iddia edildi. Haberde kullanılan fotoğraflardan birinde, "Sana Değer" programında Ali olarak tanıtılan kişinin de yer aldığı görüldü.
Bu gelişmenin siyasi yönü elbette ayrı bir tartışmanın konusudur.
Benim dikkat çekmek istediğim nokta ise bambaşka...
Eğer ekranlarda aylarca gerçek bir hayat hikayesi gibi sunulan olaylarda profesyonel oyuncular veya figüranlar kullanıldıysa, bunun izleyiciye açıkça belirtilmesi gerekmez miydi?
Çünkü mesele artık yalnızca bir televizyon programı değildir.
Mesele, izleyicinin güvenidir.

Whatsapp Image 2026 07 29 At 01.13.04-2

Whatsapp Image 2026 07 29 At 01.13.04 (1)
İnsanlar televizyon karşısına oturduklarında kurgu izlediklerini biliyorlarsa buna kimsenin itirazı olmaz. Dizidir, filmdir, yarışmadır...
Ama gerçek hayat hikayesi diye sunulan bir içeriğin sonradan kurgu olduğuna ilişkin güçlü iddialar ortaya çıkıyorsa, işte orada etik tartışma başlar.
Televizyonculukta reyting önemlidir.
Ama güven çok daha önemlidir.
Bu nedenle kamuoyunda oluşan soru işaretlerinin giderilmesi için program yapımcılarının ve kanal yönetiminin açıklama yapması, varsa yanlış anlaşılmaları ortadan kaldırması kamu vicdanını rahatlatacaktır.
Bir başka soru da yayıncılık ilkeleri açısından gündeme geliyor.
Gerçeklik algısını etkileyebilecek bu tür iddialar karşısında yayıncılığı denetlemekle görevli kurumların konuyu inceleyip incelemeyeceği de kamuoyunun merak ettiği bir başka başlık.
Çünkü televizyonculuğu ayakta tutan yalnızca reyting değildir.
İzleyicinin güvenidir.
Ve o güven sarsıldığında kaybeden sadece bir program değil, ekranların tamamı olur.