Avrupa denildiğinde akla çoğu zaman gelişmiş ulaşım sistemleri, hızlı trenler, metro ağları ve şehir içi
ulaşımın kolaylığı geliyor. Ancak işin bir de vatandaşın cebine dokunan tarafı var. Avrupa’nın birçok
kentinde toplu taşıma artık yalnızca bir ulaşım hizmeti değil, aynı zamanda hane bütçesinin önemli
gider kalemlerinden biri haline geliyor.
17 Eylül 2026 tarihinde yayımlanan Greenpeace araştırmasına göre, Avrupa’nın 30 başkentinde toplu
taşıma ücretleri ve uzun dönemli biletlerin erişilebilirliği incelendi. Araştırmanın ortaya koyduğu tablo
dikkat çekici. 2023 yılından bu yana 14 Avrupa başkentinde toplu taşıma fiyatları yükselirken, bazı
şehirlerde artış yüzde 50’yi aştı.
Peki Avrupa’nın en pahalı toplu taşıma sistemleri hangi şehirlerde?
Aylık ulaşım maliyeti açısından listenin başında Londra bulunuyor. Londra’da uzun dönemli toplu
taşıma biletinin aylık maliyeti yaklaşık 162 avroya ulaşıyor. Londra’yı 107 avro ile Amsterdam ve 77
avro ile Paris izliyor. Yani Avrupa’nın üç önemli başkentinde toplu taşıma kullanmak, özellikle her gün
işe veya okula gidip gelenler açısından ciddi bir bütçe meselesine dönüşmüş durumda.
Burada önemli bir ayrıntının altını çizmek gerekiyor. “En pahalı toplu taşıma” kavramı yalnızca tek
bilet fiyatıyla ölçülmemeli. Aylık ve yıllık abonman ücretleri, ulaşım ağının genişliği, biletin hangi
araçlarda geçerli olduğu, sosyal indirimler ve farklı gelir gruplarına sağlanan kolaylıklar da hesaba
katılmalı.
Nitekim farklı bir 2026 araştırması, 50 Avrupa kentinde tek kullanımlık ve günlük biletleri
karşılaştırdığında Aarhus’u en pahalı şehir olarak gösteriyor. Bu araştırmada ortalama tek bilet fiyatı
Aarhus’ta 6,20 avro, Zürih’te 4,90 avro ve Münih’te 4,10 avro olarak hesaplanmış.
Dolayısıyla farklı araştırmaların farklı sonuçlar vermesi aslında bir çelişki değil. Çünkü bir araştırma
aylık abonmanı, diğeri tek kullanımlık bileti esas alabiliyor.
Bence asıl dikkat edilmesi gereken nokta ise fiyatların hangi hızla arttığıdır.
Amsterdam’da uzun dönemli bilet fiyatları 2023’ten bu yana yüzde 55 yükselmiş. Madrid’de artış
yüzde 50, Bratislava’da yüzde 32 seviyesinde. Berlin’de yüzde 29, Viyana’da yüzde 26 ve Kopenhag’da
yüzde 17’nin üzerinde artış yaşanmış. Kopenhag’da bazı ulaşım kartlarının fiyatlarının da son üç yılda
belirgin biçimde yükseldiği görülüyor.
Bu tablo bize Avrupa’da ulaşım maliyetinin artık yalnızca belediyelerin veya ulaştırma şirketlerinin
konusu olmadığını gösteriyor. Bu mesele doğrudan enflasyon, ücretler, yaşam maliyeti ve sosyal
politika ile bağlantılı.
Çünkü düşük gelirli bir vatandaş için toplu taşıma tercihe bağlı bir hizmet değildir. İşe gitmek, çocuğu
okula götürmek, hastaneye ulaşmak veya günlük ihtiyaçlarını karşılamak için otobüse, metroya ya da
trene binmek zorundadır. Dolayısıyla toplu taşıma ücretlerindeki artış, özellikle sabit gelirli kesimler
açısından dolaylı bir yaşam maliyeti artışı anlamına gelir.
Üstelik Avrupa’da toplu taşıma biletlerinde uygulanan vergiler de önemli bir unsur. Greenpeace
verilerine göre Avrupa Birliği’nde toplu taşıma biletlerinde ortalama KDV oranı yüzde 11 seviyesinde.
2023 yılından bu yana yedi ülke toplu taşımadaki KDV oranını artırdı.
Burada ekonomi açısından ilginç bir paradoks ortaya çıkıyor. Avrupa ülkeleri bir taraftan otomobil
kullanımını azaltmak, karbon emisyonlarını düşürmek ve toplu taşımayı teşvik etmek istiyor. Diğer
taraftan toplu taşımanın maliyetini yükselttiğiniz zaman vatandaşın otomobile yönelme ihtimali de
artabiliyor.
Elbette her şehirde durum aynı değil.
Dublin’de uzun dönemli toplu taşıma ücretleri 2023’ten bu yana yüzde 42,5 oranında gerilemiş.
Oslo’da düşüş yüzde 11,5, Bern’de yüzde 6,6 ve Budapeşte’de yüzde 5,8 olarak kaydedilmiş.
Dahası, Avrupa’da toplu taşımanın ücretsiz veya daha erişilebilir hale getirildiği örnekler de var.
Lüksemburg bu konuda dikkat çeken örneklerden biri. Tallinn, Lüksemburg ve Valletta ise uzun
dönemli biletlerin erişilebilirliği, kapsamı ve sosyal indirimler açısından araştırmada üst sıralarda yer
alıyor.
Buradan çıkarılması gereken ders bence oldukça açık.
Toplu taşıma yalnızca bilet satışından gelir elde edilen ticari bir faaliyet olarak görülmemeli. Bunun
aynı zamanda sosyal, ekonomik ve çevresel bir yatırım olduğu kabul edilmeli.
Bir çalışanın işe gitmek için her gün yüksek miktarda ulaşım bedeli ödemesi, aslında işveren açısından
da dolaylı bir maliyet oluşturuyor. Çünkü çalışanın eline geçen ücretin önemli bölümü ulaşım giderine
gidiyorsa, reel satın alma gücü düşüyor.
Aynı şekilde bir turist açısından pahalı ulaşım, şehirde daha az hareket etmek anlamına gelebilir. Bu
da restoranlardan mağazalara, kültürel etkinliklerden turizm işletmelerine kadar şehir ekonomisinin
farklı alanlarını etkileyebilir.
Sonuç olarak Avrupa’nın pahalı toplu taşıma şehirleri bize önemli bir ekonomik gerçeği gösteriyor: Bir
şehrin modern metroya, hızlı trene veya geniş otobüs ağına sahip olması tek başına yeterli değil.
Önemli olan vatandaşın bu sistemlere ekonomik olarak da erişebilmesi.
Londra, Amsterdam, Paris, Kopenhag gibi şehirlerdeki yüksek maliyetler bu tartışmayı daha da önemli
hale getiriyor. Geleceğin şehirlerinde ulaşım politikası yalnızca “kaç kilometre metro yaptık?”
sorusuyla değil, “vatandaş bu ulaşım sistemini gelirine oranla ne kadar karşılayabiliyor?” sorusuyla da
ölçülmeli.
Çünkü ulaşım pahalılaştıkça şehir küçülmez ama vatandaşın hareket alanı daralır. Oysa modern şehir
ekonomisinin temel şartlarından biri insanların işine, eğitimine, sağlığına ve sosyal yaşamına uygun
maliyetle ulaşabilmesidir.
Bana göre Avrupa’nın önündeki temel sınav tam da burada: Daha yeşil, daha hızlı ve daha teknolojik
ulaşım sistemleri kurulurken, bu sistemlerin vatandaşın bütçesine de uygun hale getirilmesi
gerekiyor. Aksi halde toplu taşıma, otomobile alternatif olmaktan çıkıp başlı başına yeni bir yaşam
maliyeti kalemine dönüşebilir.
Kaynak: Euronews
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
[email protected]