Recep Tayyip Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmaları her yıl merak ve heyecanla beklerim.
Çünkü Birleşmiş Milletler Kürsüsü uluslararası siyasetin en önemli ve değerli kürsüsüdür her ne denirse densin.
O kürsüde yalnızca Cumhurbaşkanımın konuşmasını milli duygularla izlemiyorum.
Türkiye’nin dünyaya ne söylediğini izliyorum.
Türkiye’nin nerede durduğunu görüyorum.
Türkiye’nin ne yapacağını anlıyorum.
Ve bu yıl, 81. Genel Kurul kürsüsünde Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşmasından anladığım gördüğüm tek şey şudur:
Türkiye, dünya siyasetine yön veren lider bir ülkedir.
Emin olun, Recep Tayyip Erdoğan’ın 81. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşma, sıradan bir devlet başkanı konuşması değildi.
Bir dünya liderinin manifestosuydu.
Üstelik bunu yaparken Erdoğan’ın kullandığı dil son derece dikkat çekiciydi.
Öfkeli ve sertti.
Fakat ölçüsüz değildi.
Kararlıydı.
Fakat saldırgan değildi.
Tıpkı dediği gibi kalbiyle kelamı arasına perde koymadan bazı gerçekleri açık açık söyledi.
Türkiye’nin gücünü anlatırken sesini yükseltmedi.
Kürsüde “güç gösterisi” yapmadı.
Tam tersine, gücün tevazu ile birleştiği bir üslup tercih etti.
Askeri gücüyle tehdit etmedi ama diplomasinin tükenirse Türkiye’nin neleri göze alabileceğini zihinlere kazıdı.
Evet sesini yükseltmedi ama sözleri adeta kınından çekilmiş bir kılıç gibi keskindi.
Türkiye’nin barış çabalarının sonuçsuz kalması halinde de mesajı net, muhatapları belliydi:
“Biz savaşmayı istemiyoruz dedik, savaşmayı bilmiyoruz demedik!”
Yani bir yandan barışı, diplomasiyi sonuna kadar zorlayacağını ifade ederken; diğer yandan kimsenin Türkiye’nin sabrını ve gücünü sınamaması gerektiğini de tarihe not düştü.
Görüldü ki Türkiye artık kendisine biçilen rolü kabul eden bir ülke değildir.
Türkiye kendi rolünü kendisi tarif etmektedir.
Nitekim Filistin’de yaşananlarda herkes üç maymunu oynarken Erdoğan susmadı.
Türkiye’nin özgür ve egemen Filistin Devleti’nin sesi olmaya devam edeceğini söyledi.
Yani Türkiye,Filistin konusunda susmadı.
Gazze konusunda susmadı.
Kudüs konusunda susmadı.
Sadece bununla da kalmadı Sudan için de susmadı,Lübnan içinde susmadı, Ukrayna içinde susmadı.
Daha da önemlisi, bunu yalnızca siyasi bir tercih olarak değil, insanlık ve vicdan meselesi olarak ortaya koydu.
Erdoğan tarihi konuşmasında bu insanlık ve vicdan bayrağını açtı, çünkü o bayrağı taşıması, insanlığın ortak vicdanı olması gereken Birleşmiş Milletler, bugün veto hakkı olan devletlerin kuklası, adaletsizliğin, ikiyüzlülüğün ve çürümüşlüğün kalesi haline gelmiştir.
Bu nedenle Erdoğan bu bayrağı BM kürsüsünde açarken Türkiye’nin “nasıl bir dünya?” sorusuna da net cevaplar verdi.
Daha adil.
Daha dengeli.
Daha çok taraflı.
Daha insan merkezli.
Ve elbette daha fazla Türkiye’nin söz sahibi olduğu bir dünya...
Erdoğan’ın daha adil bir dünya düzeni için koyduğu bu vizyon Karakoç’un o unutulmaz dizeleriyle bir meydan okumaya dönüştü.
Evet! Türk milleti sussaydı, tarih susmayacaktı.
Tarih sussa, hakikat susmayacaktı.
Ama çok şükür ki ne Türk milleti sustu ne de onun lideri geri adım attı.
O nedenle artık biliyoruz ki:
Ne tarih susacak, ne hakikat susacak, ne de Türkiye…
Bu millet, adaletle dünyaya yön vermeye devam edecek.
Bu devlet, bu millet mazlumun yanında durmaktan vazgeçmeyecek.
Bu bayrak, dünyanın neresinde bir zulüm varsa oraya doğru yeniden ve yeniden dalgalanacak.
Birleşmiş Milletler’in çürüyen,iflas etmiş düzenine açılan bu bayrak ile Türkiye, barışın teminatı olarak insanlığın ortak vicdanı olmayı sürdürecek.
Tarihte buna şahit olacak.