Dünya geri dönülemez bir değişim içinde.

Sınırlar değişmese bile güç dengeleri değişiyor.

Savaşların gerekçeleri değişiyor.

İttifakların anlamı değişiyor.

Ve görünen o ki gelecek yüzyılda teknolojiyi kontrol eden gücü de kontrol edecek.

Bunun merkezinde ise nadir toprak elementleri bulunuyor

Türkiye'de sahip olduğu zengin kaynaklarla artık yalnızca coğrafi konumu nedeniyle değil, geleceğin teknolojilerinde söz sahibi olma potansiyeli nedeniyle de küresel güç mücadelesinin tam ortasında.

Hemen söyleyeyim;

Türkiye, bu nedenlerle herkesin iş birliği yapmak isteyeceği, ancak kimsenin kolayca yönlendiremeyeceği bir ülke olmalı.

Nitekim Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın izlediği dış politika da bu yönde .

Bu nedenlede daha fazla hedefte.

Bir tarafta Terörsüz Türkiye hedefi ile birlikte savunma sanayinde yapılan büyük atılım,

Diğer tarafta Mekke Anlaşması ve geçen haftaLibya’nın Türkiye ile deniz yetki mutabakatını onaylaması veBedir Mutabakatı...

Yani Türkiye bir yandan enerji kaynaklarını ararken, diğer yandan savunma sanayisini geliştiriyor.

Doğu Akdeniz’deki haklarını korumaya çalışıyor.

Yeni askeri ve diplomatik iş birlikleri kuruyor.

Üstelik bütün bunları, dünyanın tarihin en sorunlu ve kanlı coğrafyasında yapıyor.

Ancak ekonomik kırılganlıkları azaltamaz, toplumsal ve hukuki güvenliği koruyamaz, kurumlarınızı da güçlendiremezseniz Türkiye Yüzyılı ideali sadece kağıt üzerinde kalır.

Burada daTerörsüz Türkiye hedefine ulaşılması en önemli hedef olarak karşımıza çıkıyor.

Terörün sona ermesi ile yalnızca güvenlik harcamaları azalmayacak,
Terör tehdidini bitiren bir Türkiye, kaynaklarını daha fazla üretime yönlendirebilir.
Toplumsal bütünlüğünü güçlendiren bir Türkiye, dış baskılara karşı daha dirençli olur.

Ekonomik güvenini artıran bir Türkiye, yüksek teknoloji yatırımlarını daha hızlı gerçekleştirebilir.
Ancak burada gözden kaçırmamamız gereken bir konu daha var.

Geleceğin teknolojisini kimin kontrol edeceğikonusunda yaşanan güç savaşının en kilit noktası;

Nadir toprak elementleri.

Yani Çin ve Ukrayna’dan sonra en fazla Türkiye’nin sahip olduğu yer altı kaynakları.

Burada geçmişe dönüp bir ismi hatırlatmam olmazsa olmaz;

Berat Albayrak.

2017’de açıkladığı Millî Enerji ve Maden Politikasının merkezine üç önemli hedef koydu;
Enerji arz güvenliği,
Millileştirme,
Öngörülebilir enerji piyasası.

Ama asıl kritik hamlesi, Türkiye'nin kendi kaynaklarını araması ve değerlendirmesiydi.

Denizlerde sondaj kapasitesinin geliştirilmesi, maden arama faaliyetlerinin genişletilmesi,
yerli kaynakların ekonomiye kazandırılması, ithal bağımlılığının azaltılması, hepsi başlı başına hayati öneme sahipti.

Ancak artık bir adım daha ileri gitmek zorundayız.

Çünkü yalnızca yer altındaki zenginliklere sahip olmak yetmiyor,

O zenginlikleri kimin işleyeceği.

Teknolojisini kimin geliştireceği.

Ve ortaya çıkan ekonomik değerin ne kadarının Türkiye’de kalacağı önemli.

Türkiye, sahip olduğu kaynaklarla başkalarının teknolojisini beslememeli, kendi teknolojisini geliştirerek dünya ekonomisinde söz sahibi olmalıdır.

Unutulmasın Türkiye’nin önündeki mücadele yalnızca ekonomik değil.

Aynı zamanda siyasi, stratejik ve sosyolojik.

Çünkü güçlü bir Türkiye için yalnızca sınırların değil, ekonominin, teknolojinin ve toplumsal bütünlüğün de güvence altında olması gerekiyor.

Artık mesele yalnızca yer altındaki zenginliklerimiz değil.

O zenginliklerin kimin geleceğini inşa edeceği.

Başkalarının mı?

Yoksa Türkiye’nin mi?

İşte asıl mücadele burada.