Dün 12 Eylül’dü.

Yakın siyasi tarihimizin en karanlık günlerinden biri.

12 Eylül sadece bir askeri darbenin yapıldığı bir gün olarak hatırlamak doğru olmaz.

Siyaset ve demokrasinin yok edildiği, devlet otoritesinin başka güçlere teslim edildiği ve nihayetinde millet iradesinin bir gecede askıya alındığı bir dönemin adıdır 12 Eylül.

Bugünü anlamak için önce 1970’lerin Türkiye’sine bütün yönleriyle analiz etmek zorundayız.

Siyasi kamplaşmanın özellikle giderek sertleştirildiği, kardeşin kardeşe özellikle düşman edildiği, üniversitelerin ve sokakların özellikle çatışma alanlarına dönüştürüldüğü, terörün ve anarşinin günlük hayatın bir parçası hâline getirildiği bir Türkiye vardı.

Ve o Türkiye’de asıl amaç, milletin devlete olan güvenini sarsarak devleti, milletin üzerinde korkulan bir vesayet makamına dönüştürmekti.

Oysa devlet, milletin üzerinde bir vesayet makamı değil; milletin hukukunu, güvenliğini ve istikbalini korumakla görevli bir müessesedir.

Evet, devlet otoritesinin zayıflaması tehlikelidir ama devlet adına millet iradesinin yok sayılması bundan çok daha tehlikelidir.

Evet, devlet güçlü olmalıdır ama devletin gücü, milletin iradesini ezmek için değil, milletin huzurunu ve bağımsızlığını korumak için kullanılmalıdır.

12 Eylül’ün çıkarılması gereken en büyük derslerinden biri de budur:

Devlet güçlü olacak,

Ama hukuk içinde güçlü olacak.

Milletin iradesi esas olacak,

Ama bu iradenin güvenliği ve devamlılığı için devlet de güçlü olacak.

Bu denge mutlaka sağlanmalıdır.

Kaldı ki hiçbir bahane demokrasinin askıya alınmasını meşrulaştırmaz.

Tam tersine, demokrasiyi ve hukuk devletini daha güçlü hâle getirmeyi zorunlu kılar.

Nitekim 12 Eylül bunun ülkeye nasıl ağır bir bedel ödettiğini gösterdi.

Yüz binlerce insanın gözaltına alındığı, milyonlarca vatandaşın fişlendiği, basının susturulduğu, yüzlerce yayın organının yasaklandığı, tonlarca gazete ve kitabın yakıldığı bir dönemdi bu.

Binlerce kişinin vatandaşlıktan çıkarıldığı, yüzlerce insanın idamla yargılandığı, onlarcasının infaz edildiği; açlık grevlerinde ölenlerin, işkencede hayatını kaybedenlerin, korkudan sesini çıkaramayan bir toplumun içine hapsedildiği bir dönem oldu.

Üstelik yaratılan tahribat sonraki kuşakları da etkiledi.

Devlet ile vatandaş arasındaki ilişkiye kuşkuyla bakan, ülkesinin meseleleri karşısında söz söylemekten çekinen bir toplumsal psikoloji oluştu.

Bu nedenle Türkiye’nin bir daha darbe dönemlerine, vesayet anlayışlarına ve millet iradesini hiçe sayan müdahalelere dönmemesi için yalnızca darbeleri kuru cümlelerle eleştirmek yetmez.

Yapmamız gereken, geçmişin acılarını siyasi hesaplaşmaların malzemesi hâline getirmek değil; o acılardan devlet ve millet adına ders çıkarmaktır.

Yani darbelerin zeminini ortadan kaldırmak gerekir.

Siyasi kurumları güçlü tutmak, hukuk devletini güçlü tutmak, millî iradeyi güçlü tutmak, devlet kurumları arasında sağlıklı bir denge oluşturmak gerekir.

Ve en önemlisi, Türkiye’nin meselelerini, milletinin kendi demokratik iradesiyle çözebileceğine inanmak gerekir.

Türkiye artık 12 Eylül Türkiye’si değildir.

Türkiye’nin devlet hafızası, demokrasi idraki ve millet bilinci bugün o karanlık günlerin çok ötesindedir.

Fakat bu, darbeler döneminin tamamen tarihe gömüldüğü anlamına gelmemektedir.

12 Eylül’ün karanlığından yıllar sonra yaşanan 15 Temmuz da, millet iradesine yönelen her saldırının nasıl bir felakete yol açabileceğini bir kez daha göstermiştir.

Demokrasi kendiliğinden korunmaz; her nesil onu yeniden savunmak zorundadır.

Bugünün gençleri 1980’i ve sonrasını yaşamadı.

O günleri kitaplardan, filmlerden ve sosyal medyadan kendilerine anlatıldığı kadar öğreniyorlar.

Bu nedenle 12 Eylül’ü anlatmak yalnızca geçmişe dönük bir hesaplaşma değil; geleceğe karşı bir sorumluluk olmalıdır.

Bugün bize düşen görev, çocuklarımıza darbenin ve askeri vesayetin kötülüğünü öğretirken onlara bir daha o günlerin yaşanmayacağı güçlü bir Türkiye’nin özgüvenini bırakmaktır.

12 Eylül’ü hatırlamak bunun için de önemlidir.

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı, geçmişin kamplaşmalarını yeniden üretmek değil; devletin bekası ile demokratik meşruiyeti aynı cümlede buluşturabilmektir.

Çünkü bizim devlet anlayışımızda millet devletsiz, devlet de milletsiz düşünülemez.

Devlet millet için vardır; millet devletine sahip çıkar.

Bu bağı da hukuk, adalet ve millî irade oluşturur.

Bu bağı geleceğe taşıyacak olan da, geçmişten ders alan bir hafıza ile o geleceği omuzlayacak bir gençliktir.

Böylece bir daha milletin sandıkta ortaya koyduğu iradenin üzerine hiçbir vesayet gölgesi düşmeyecek ve bir daha Türkiye’nin geleceğine Türk milleti dışında hiçbir güç yön tayin edemeyecektir.

Bugün 12 Eylül’ü konuşurken ne intikam duygusuna ne de unutkanlığa ihtiyacımız var.

Geçmişi unutmayacağız ama geçmişin esiri de olmayacağız.

Darbeleri reddedeceğiz.

Vesayeti reddedeceğiz.

Anarşiyi reddedeceğiz.

Şiddeti reddedeceğiz.

Millet iradesinin gasp edilmesini reddedeceğiz.

Ve Türkiye’nin geleceğini korkuların değil; aklın, hukukun, millî iradenin ve güçlü devlet anlayışının üzerine kuracağız.

Türkiye’nin geleceğinde darbelere, vesayete ve millet iradesinin üzerinde hiçbir güce yer yoktur.

Söz de karar da nihayetinde milletindir.

Ve Milletin iradesi, Türkiye’nin en büyük gücü ve en sağlam dayanağıdır.