Ekonomide zaman zaman hepimizin karşısına çıkan iki kavram var: fırsatçılık ve açgözlülük. Aslında
ticaretin temelinde para kazanmak, kâr etmek ve işletmenin devamlılığını sağlamak vardır. Ancak
burada çok önemli bir sınır bulunuyor. Makul kâr ile tüketicinin zor durumundan yararlanarak aşırı
kazanç elde etmek aynı şey değildir.
Piyasa ekonomisinin doğal sonucu olarak fiyatlar değişir. Maliyetler artar, döviz kuru hareket eder,
enerji fiyatları yükselir, hammadde pahalanır, lojistik giderleri değişir. Bunların tamamı ürün ve
hizmet fiyatlarına belirli ölçülerde yansıyabilir. Buna kimsenin itirazı yoktur. Asıl sorun, maliyet
artışının çok üzerinde yapılan ve ekonomik gerekçelerle açıklanamayan fiyat artışlarında ortaya
çıkmaktadır.
Benim burada özellikle dikkat çekmek istediğim nokta şudur: Ekonomide fırsatçılık yalnızca yüksek
fiyat uygulamak değildir; oluşan bir korkuyu, belirsizliği veya tüketicinin çaresizliğini kazanca
dönüştürmektir.
Bir ürünün fiyatı gerçekten maliyet nedeniyle artıyorsa bunun anlaşılabilir bir ekonomik gerekçesi
vardır. Fakat aynı ürünün maliyeti düşmesine rağmen fiyatı düşmüyorsa veya piyasada bir kriz
söylentisi çıkar çıkmaz fiyatlar birkaç katına yükseliyorsa burada sorgulanması gereken başka bir
durum vardır.
Örneğin akaryakıt fiyatlarında petrol fiyatı, döviz kuru, vergi ve rafineri maliyetleri gibi çok sayıda
unsur etkili olur. Dolayısıyla fiyat değişiminin ekonomik nedenleri vardır. Fakat maliyetlerdeki değişim
ile satış fiyatındaki değişim arasında ciddi bir kopukluk oluşuyorsa tüketicinin sorması gereken soru
bellidir: "Bu fiyatın gerçek gerekçesi nedir?"
Aynı durum gıda ürünlerinde, kiralarda, otomotiv sektöründe, konutta ve hizmetlerde de karşımıza
çıkabilir.
Fırsatçılığın ekonomiye verdiği zarar yalnızca vatandaşın cebinden çıkan fazla para değildir. Asıl büyük
zarar, güven duygusunun zedelenmesidir.
Bir tüketici sürekli olarak "Acaba bana olması gerekenden daha yüksek bir fiyat mı uygulanıyor?" diye
düşünmeye başlarsa piyasanın sağlıklı işleyişi de zarar görür. İnsanlar alışverişlerini erteler,
işletmelere duyulan güven azalır ve ekonomik aktörler birbirinden şüphe etmeye başlar.
Daha da önemlisi, dürüst çalışan işletmeler de fırsatçılıktan zarar görür. Çünkü piyasada haksız
biçimde yüksek fiyat uygulayan bir işletme, diğer işletmeleri de fiyatlarını yükseltmeye zorlayabilir.
Böylece bir işletmenin davranışı zaman içerisinde sektör geneline yayılan bir fiyat baskısına
dönüşebilir.
Burada açgözlülük kavramına da değinmek gerekiyor.
Kâr etmek kötü bir şey değildir. Tam tersine, işletmelerin ayakta kalabilmesi, yatırım yapabilmesi,
istihdam sağlayabilmesi ve büyüyebilmesi için kârlılık gereklidir. Ancak kârın sınırı tamamen ortadan
kalktığında ekonomik sistemin dengesi bozulmaya başlar.
Çünkü işletmenin müşterisi yalnızca bugünkü gelir kaynağı değildir. Aynı zamanda gelecekteki
müşterisidir.
Bugün tüketiciyi yüksek fiyatla zorlayan, ürünün gerçek değerinden çok daha fazla bedel talep eden
bir işletme belki kısa vadede daha fazla para kazanabilir. Fakat uzun vadede müşteri güvenini
kaybettiğinde bunun bedeli çok daha ağır olabilir.

Ben işletmeler açısından bakıldığında sürdürülebilir kazancın, yüksek kârdan daha önemli olduğunu
düşünüyorum. Çünkü yüksek kâr bir dönem elde edilebilir; fakat güven kazanmak yıllar alır.
Üstelik günümüzde tüketiciler eskisi kadar bilgisiz değil. İnternet, fiyat karşılaştırma siteleri, sosyal
medya ve dijital platformlar sayesinde insanlar aynı ürünün farklı işletmelerdeki fiyatlarını kolaylıkla
görebiliyor. Bu nedenle fiyat şeffaflığı artık işletmeler açısından bir tercih değil, giderek daha önemli
bir rekabet unsuru haline geliyor.
Devletin görevi de burada büyük önem taşıyor. Piyasa ekonomisinin işleyebilmesi için rekabet
ortamının korunması, tüketicinin haksız uygulamalara karşı korunması ve kurallara uyan işletmelerin
mağdur edilmemesi gerekiyor. Denetimlerin yalnızca fiyatların yükseldiği dönemlerde değil, sürekli ve
öngörülebilir biçimde yapılması önem taşıyor.
Ancak bütün sorumluluğu devlete yüklemek de doğru değil.
İşletmelerin de kendi etik anlayışlarını geliştirmesi gerekiyor. "Nasıl olsa herkes zam yapıyor"
düşüncesi ekonomik açıdan sağlıklı bir yaklaşım değildir. Bir işletmenin rakiplerinin yanlış
uygulamalarını kendisine gerekçe göstermesi, yanlışın yaygınlaşmasından başka bir sonuç doğurmaz.
Tüketicinin de bilinçli olması gerekiyor. Fiyat karşılaştırması yapmak, alışverişi planlamak, fatura ve fiş
almak, şüpheli uygulamaları ilgili kurumlara bildirmek piyasanın daha sağlıklı işlemesine katkı sağlar.
Sonuç olarak ekonomide fırsatçılık ile girişimcilik birbirine karıştırılmamalıdır. Girişimci risk alır,
yatırım yapar, üretir, istihdam sağlar ve bunun karşılığında kâr elde eder. Fırsatçı ise çoğu zaman
başkasının zor durumunu kendi kazancını artırmak için kullanır.
Bence ekonominin ihtiyacı daha yüksek fiyatlardan çok daha fazla güven, şeffaflık ve adalettir.
Çünkü ekonomi sadece rakamlardan oluşmaz. Ekonominin merkezinde insan vardır. İnsanların
birbirine, işletmelere, devlete ve piyasaya güvenmediği bir ortamda fiyat istikrarından da
sürdürülebilir büyümeden de söz etmek zorlaşır.
Bugün daha fazla kazanmak adına tüketicinin güvenini kaybetmek, yarının müşterisini kaybetmek
anlamına gelebilir.
Gerçek başarı ise müşteriyi bir kez yüksek fiyattan alışveriş yaptırmak değil, aynı müşterinin yıllar
boyunca güvenerek aynı işletmeye gelmesini sağlamaktır.
Ekonomide kalıcı kazancın temelinde de aslında bu anlayış yatıyor: Makul kâr, dürüst ticaret ve
güven.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
[email protected]